Tura Türk
HV
14 OCAK Çarşamba 13:03

İnsan İnandığını Yaşar Derler

Ahmet Tekin
Ahmet Tekin

İnsan bu hayatta inandığını yaşar derler. Bu cümle ilk bakışta basit bir teselli gibi durur ama aslında insanın bütün hayatını özetleyen ağır bir gerçektir. Çünkü insan, neye inanıyorsa ona doğru yürür; neye değer veriyorsa onun uğruna vazgeçer. İnanç, sadece bir düşünce değil, bir yön duygusudur. İnsanı nereye ait hissettiğini, nerede duracağını ve neyi göze alacağını belirler.

Ben de seni yaşamak için inandım sana. Bu, plansız bir karar değildi. Bir anlık hevesin, geçici bir duygunun sonucu da değildi. İnanmak, çoğu zaman aklın değil kalbin verdiği bir karardır. Ve kalp karar verdiğinde, sonuçlarını bilse bile geri adım atmaz.

İnanmak Bir Umut Değil, Bir Sorumluluktur

İnsanlar çoğu zaman inanmayı umutla karıştırır. Oysa inanmak, umuttan daha ağır bir yüktür. Umut bekler; inanmak harekete geçirir. Umut edilgen bir duygudur, inanmak ise aktif. İnandığın şeyi hayatının merkezine alırsın. Zamanını, enerjini, hayallerini ona göre şekillendirirsin.

Seni yaşamak için inanmak da tam olarak buydu. Hayatın kenarında bir duygu olarak değil, merkezinde bir gerçek olarak yer alman. Günlük planların içine sızan, kararları etkileyen, sessizce yön veren bir varlık hâline gelmen. Bu yüzden inanmak, sadece sevmek değildir; yaşamayı yeniden düzenlemektir.

İnanılan Şey, İnsanı Değiştirir

İnsan, inandığı şeye benzeme eğilimindedir. İnanç, karakteri yontar. Sabırlı bir şeye inanırsan sabretmeyi öğrenirsin. Güçlü bir şeye inanırsan dayanmayı. Ama bir insana inanmak, bütün bunlardan daha karmaşıktır.

Çünkü insan kusurludur. Hataları vardır, çelişkileri vardır, zaafları vardır. Bir insana inanmak, o kusurları da kabul etmeyi göze almaktır. Ben seni yaşamak için inandığımda, kusursuz bir hikâyeye inanmadım. Gerçek bir insana, gerçek bir ihtimale inandım. Bu yüzden inancım romantik değil, gerçekti.

Yaşamak, Sahip Olmak Değildir

Birini yaşamak, onu sahiplenmek değildir. Kontrol etmek, sınırlamak ya da ona şekil vermek hiç değildir. Yaşamak; varlığına alan açmak, hayatında yer açmak ve o yerin boş kalma ihtimalini de kabullenmektir.

Seni yaşamak için inanmak, seni garanti altına almak anlamına gelmiyordu. Aksine, kaybetme ihtimalini baştan kabul etmekti. Çünkü gerçekten inanılan şeyler, sigortalanmaz. Risk içerir. Kırılma ihtimali barındırır. Ama buna rağmen insan, inanmaktan vazgeçmez.

İnanmak Bazen Tek Taraflıdır

Hayatın en zor gerçeklerinden biri şudur: Her inanç karşılık bulmaz. İnsan birine inanabilir ama karşısında aynı ağırlıkta bir inanç bulamayabilir. Bu durum, inananı haksız yapmaz; sadece yalnız bırakır.

Seni yaşamak için inandığımda, bunun karşılıklı olup olmayacağını bilmiyordum. Ama inanç, garantiyle başlamaz. İnanç, belirsizlikle başlar. Ve insan, bazen karşılık bulamasa bile inandığı için pişman olmaz. Çünkü pişmanlık, inanmaktan değil; hiç denememekten doğar.

İnanç Kırıldığında Hayat da Kırılır

Bir inanç sarsıldığında, sadece o duygu zarar görmez. Hayata bakış da çatlar. İnsan, bir kişiye inanıp hayal kırıklığı yaşadığında, bir daha sadece o kişiye değil; kendine de mesafe koyar.

“Yanılmış olabilirim” demek kolaydır ama “Ben buna inanmıştım” demek ağırdır. Çünkü inanç, insanın kendine açtığı bir kapıdır. O kapı kapandığında, insan bir süre dışarıda kalır. Hem başkalarına hem kendine.

Yine de İnanmak Bir Kayıp Değildir

Bütün kırılmalara rağmen inanmak, bir kayıp değildir. Çünkü insan, inandığı sürece yaşadığını hisseder. İnançsız bir hayat daha güvenli olabilir ama daha renksizdir. İnsan, her şeyi ölçüp biçtiğinde kendini korur ama aynı zamanda kendini sınırlar.

Seni yaşamak için inanmak, beni eksiltmedi. Aksine, kim olduğumu gösterdi. Ne kadar sevebildiğimi, ne kadar dayanabildiğimi, neyi göze alabildiğimi öğretti. Bunlar kayıp değil, birikimdir.

İnsan İnandığını Yaşar

İnsan bu hayatta inandığını yaşar derler. Doğru. Ama yaşadığı her şey mutlu sonla bitmez. Yine de insan, inandığı için utanmaz. Çünkü inanç, bir zayıflık değil; bir cesarettir.

Ben seni yaşamak için inandım sana. Bu, yanlış da olabilir, eksik de. Ama sahiciydi. Ve sahici olan hiçbir şey boşa yaşanmış sayılmaz. İnsan bazen kazanmak için değil, kendisi kalabilmek için inanır. Ve belki de asıl mesele budur.

İnsan inandığını yaşar derler. Doğru. Ama insan sadece bir insana inanmaz; hayata, kadere, zamana ve kaçınılmaz sona da inanır. İnanç dediğimiz şey, tek bir kişiye ya da tek bir duygunun etrafına kurulmaz. İnanç, insanın bütün hayatı nasıl anlamlandırdığıyla ilgilidir. Bir insana inanırken bile aslında daha büyük bir şeye yaslanır insan: Anlam arayışına. Boşa yaşamadığını hissetme ihtiyacına. Geçici olana rağmen kalıcı bir iz bırakma arzusuna.

Ben seni yaşamak için inandım sana derken, aslında sadece bir kişiyi değil; yaşamanın kendisini ciddiye aldığımı da söylüyordum. Çünkü inanmak, “nasıl olsa bitecek” diye kenarda durmak değildir. Tam tersine, biteceğini bilerek içini doldurmaya çalışmaktır. İşte bu noktada insan, en sert gerçekle yüzleşir: Ölüm.

Toplumda sıkça söylenen bir söz vardır: Ölüm Allah’ın emri, Ankebut’ta belli. Bu söz çoğu zaman bir teselli gibi söylenir. Kabullenişi hızlandırmak, acıyı susturmak için. Ama bu cümle, yüzeydeki anlamından çok daha derin bir çağrıyı içinde taşır. Çünkü Ankebut Suresi, insanın dünya hayatının geçiciliğini, imtihanın kaçınılmazlığını ve sabrın anlamını hatırlatır. Ölümün kesinliği, hayatın değersizliğini değil; tam tersine ağırlığını gösterir.

İnsan ölümü bildiği için inanır aslında. Her şey sonsuz olsaydı, hiçbir şeye bu kadar bağlanmazdı. Sevgi bu kadar derin olmazdı. İnanç bu kadar yakıcı, kayıp bu kadar sarsıcı olmazdı. Ölümün varlığı, yaşanan her şeyi daha ciddi, daha gerçek, daha sorumluluk isteyen bir hâle getirir. Bu yüzden bir insana inanmak, sadece o anı yaşamak değil; geçiciliği bilerek bağlanmaktır.

“Nasıl olsa ölüm var” diyerek hayattan geri duranlar da vardır. Ama bu söz, geri durmak için değil; daha sahici yaşamak için söylenmiştir. Ankebut’ta hatırlatılan şey, dünyanın bir oyun ve oyalanma yeri olduğu değil sadece; asıl yurdun başka bir yerde olduğudur. Bu bilgi, insanı hayattan koparmak için değil; hayatta neyi ciddiye alacağını öğretmek içindir.

İnsan, ölümün Allah’ın emri olduğunu bildiğinde iki yoldan birini seçer. Ya her şeyi hafife alır ya da her şeyi daha derinden yaşar. İnanan insan için ikinci yol daha ağır ama daha anlamlıdır. Çünkü bilirsin ki her karşılaşma son karşılaşma olabilir. Her söz, son söz olabilir. Her veda, gerçekten veda olabilir. Bu farkındalık, insanı daha dürüst yapar.

Ben seni yaşamak için inandım sana. Çünkü yarın yokmuş gibi değil; yarın var ama garanti değilmiş gibi yaşamak istedim. Ölümün varlığı sevgiyi küçültmedi; büyüttü. Kaybetme ihtimali, değeri azaltmadı; artırdı. Çünkü insan, faniliğin farkında olduğunda, sevdiklerini ertelemez.

Ankebut’ta insanın sınandığı söylenir. Mallarla, canlarla, korkuyla, sabırla. Ama en zor sınavlardan biri de bağlanmaktır. Bir şeye ya da birine bağlanıp, onu kaybedebileceğini bilerek yine de vazgeçmemek. İşte bu, imanın hayatın içine sızmış hâlidir. Sadece dilde kalan bir kabul değil; yaşamın içine giren bir duruştur.

Ölüm Allah’ın emridir, evet. Ama bu emir, hayatı boş vermek için değil; hayatı ertelememek içindir. İnsan sevdiğini söylesin diye, inandığını yaşasın diye, kalbinden geçenle dili arasında mesafe bırakmasın diyedir. Çünkü ölüm geldiğinde, geriye kalan tek şey yaşadıklarımız değil; yaşayamadıklarımız olur.

Bu yüzden inanmak hâlâ değerlidir. Bir insana, bir duyguyla, bir anlama inanmak… Sonu belli olsa bile. Ankebut bize sonu hatırlatır; ama yolu boş bırakmaz. Yolun nasıl yürüneceği, insanın vicdanına, cesaretine ve samimiyetine bırakılmıştır.

İnsan, inandığını yaşar derler.

Ve insan, ölümü bildiği hâlde yaşamaktan vazgeçmiyorsa…

İşte orada inanç, gerçek anlamını bulur.

İnsan sonunda şunu anlıyor; inanmak bir tercih değil, bir cesaret biçimidir. Çünkü inanmak, kaybetmeyi de peşinen kabul etmektir. Ölümü bilen bir insanın sevmeye devam etmesi, işte bu yüzden sıradan bir duygu değil, başlı başına bir duruştur. “Ölüm Allah’ın emri, Ankebut’ta belli” demek, her şeyin anlamsız olduğunu söylemek değildir; tam tersine, her şeyin fazlasıyla anlamlı olduğunu kabul etmektir. Çünkü bitecek olan şeyler, ancak içi doluysa kıymetlidir.

Sonsuzluk vaadi olmayan bir hayatın içinde bile sonsuzmuş gibi sevmenin adı imandır. İnsan, birini yaşamak için inandığında aslında şunu söyler: Sonu bilsem de vazgeçmem. Gidişi görsem de kalırım. Kaybetme ihtimalini tanısam da bağlanırım. Çünkü iman, garantiler üzerine kurulmaz; iman, belirsizlik içinde doğruyu seçme cesaretidir. Ankebut’un hatırlattığı da budur zaten: İmtihan kaçınılmazdır ama insanın tavrı seçime bağlıdır.

Ölüm kapının ardında beklerken, sevgiyi yarına erteleyenler hayatı yanlış okuyanlardır. Ölümü bilip yine de kalbini açık tutabilenler ise hayatı ciddiye alanlardır. İşte bu yüzden bazı insanlar ölümü konuşur ama hayattan kaçar; bazılarıysa ölümü bilir ama hayata tutunur. Çünkü ölüm, inanan insan için bir tehdit değil, bir ölçüdür. Ne kadar sahici yaşadığını, ne kadar dürüst sevdiğini, ne kadar cesur davrandığını gösteren sessiz bir terazidir. İnsan sonunda şunu fark eder: Geride kalan şey, ne kadar yaşadığın değil; nasıl yaşadığındır. Ne kadar sevdiğin değil; sevgiye ne kadar sadık kaldığındır. Kaç yıl yaşadığın değil; kaç anı gerçekten hissettiğindir.

Ölüm geldiğinde, insanın önüne çıkarılan şey pişmanlıklarıdır; söylenmeyen sözler, ertelenen sevgiler, yarım bırakılan cesaretler. Bu yüzden inanç, mezar taşında yazan bir kelime değil; hayattayken alınan bir tavırdır. İnsan birine inanırken aslında kendini sınar: Korkuya mı teslim olacağım, yoksa anlamı mı seçeceğim? Çünkü Ankebut bize dünyanın geçici olduğunu söylerken, geçici olana nasıl davranmamız gerektiğini de fısıldar. Geçici diye hor görme, geçici diye erteleme, geçici diye kaçma. Tam tersine, geçici olduğu için sahip çık. Geçici olduğu için dürüst ol.

Geçici olduğu için sev. Ben seni yaşamak için inandım sana demek, işte bu yüzden basit bir cümle değildir. Bu cümle, ölümle yüzleşmiş bir kalbin hâlâ hayata sırtını dönmemesidir. Bu cümle, faniliğin farkında olup yine de anlamdan vazgeçmemektir. Ve belki de insanın bu hayatta yapabileceği en onurlu şey budur: Sonu bilerek başlamak, kaybı bilerek sevmek, ölümü bilerek yaşamaktan vazgeçmemek. Çünkü ölüm Allah’ın emridir, evet; ama yaşamak da insanın sorumluluğudur. Ve insan, sorumluluğunu cesaretle taşıdığı ölçüde gerçekten inanmış sayılır.

İnsan bazen en çok şunu düşünür: Madem her şey geçici, neden bu kadar derinden hissediyoruz? Neden kalbimiz, biteceğini bildiği şeylere bu kadar sıkı tutunuyor? Çünkü insan, yalnızca aklıyla yaşayan bir varlık değildir; insan, anlamla yaşayan bir varlıktır. Ve anlam, süresiyle ölçülmez. Bir an, bir ömre bedel olabilir. Bir bakış, yıllar süren sessizliğin önüne geçebilir.

Bir kalp, bir kalbi tanıdığı anda bütün faniliği unutturabilir. İşte bu yüzden insan, geçiciliği bilmesine rağmen sevmekten vazgeçmez. Çünkü sevgi, zamana karşı bir meydan okumadır. “Biliyorum bitecek ama yine de buradayım” demenin başka bir adıdır sevgi. İnanç da böyle bir şeydir zaten; görmediğine güvenmek, dokunamadığına yaslanmaktır.

Ölümün kesinliği karşısında hayatı savunmak, inanan insanın en sessiz ama en güçlü itirazıdır. İnsan, her şeyin biteceğini bilip yine de kalbini açık tutuyorsa, bu bir zayıflık değil; aksine büyük bir olgunluktur. Çünkü kaçmak kolaydır, korunmak içgüdüseldir; ama kalmak bilinçli bir tercihtir. İnsan bazen kendini korumak için duvarlar örer, bazen de insan kalabilmek için o duvarları yıkar. Ve çoğu zaman en doğru seçim, can acıtsa bile kalmaktır. Çünkü acı, her zaman yanlışın işareti değildir; bazen doğru yerde durduğunu gösteren tek kanıttır. İnsan, yaşadıklarını inkâr ederek değil, taşıyarak büyür. Sevdiklerini kaybetse bile, sevmiş olmanın izini silmeden yoluna devam edebiliyorsa, işte o zaman hayatla gerçek bir bağ kurmuştur.

Ölüm gerçeği, sevgiyi anlamsız kılmaz; sevgiyi sorumluluk hâline getirir. “Bugün söylemezsem yarın olmayabilir” düşüncesi, insanı daha dürüst, daha açık, daha cesur yapar. Belki de bu yüzden en derin sevgiler, ölüm fikrine en çok yaklaşan kalplerde filizlenir. Çünkü o kalpler bilir: Zaman sınırlıdır ama anlam sınırsız olabilir. Ve insan, anlamı seçtiği her an, faniliğe rağmen iz bırakır. İşte hayat, tam da bu izlerden ibarettir. Geriye kalan, yaşadığın yıllar değil; dokunduğun kalpler, kurduğun bağlar ve vazgeçmediğin değerlerdir. Ve insan, bunları koruyabildiği sürece, ölümü bilse bile hayata yenilmez.

İnsan, sonunda şunu öğrenir: Hayat korkarak korunacak bir şey değil, inanarak yaşanacak bir emanettir. Ölüm gerçeği sevgiyi küçültmez; sevgiyi ciddiye alır. Ve insan, inandığını yaşamaktan vazgeçmediği sürece, kaybetse bile yenilmiş sayılmaz. Çünkü bazı kazanımlar, sahip olmakla değil; cesaretle sevmekle ölçülür. Ahmet Tekin

YORUMLAR
DİĞER YAZILARI Bir Kâğıda Her Şey Yazılabilir, Sadece Senin Dışında Bir Şeyin Güzel Olması İçin Doğru Olması Gerekmez Hayatta Tek Durdurulamayan Şey: Aşk Eğitim Başkadır, İlişkiler Başka İtibarın Fısıltısı, Karakterin Çığlığı DÜŞMEKTEN KORKMA, KALKMAK CESARET İSTER: HAYAT CESUR ADIMLARI BEKLİYOR PKK ve UZANTILARI'NIN KÖKÜ KAZINMADAN HİÇ BİR SORUNUMUZU ÇÖZEMEYİZ! TAVİZ, SORUNLARIMIZI HIZLANDIRIR VE BÜYÜTÜR! TUTA TUTA TUTUNMAYI ÖĞRENDİM Yalanın Değdiği Kalpte Gerçek Bile Şüpheli Olur Parkta Salıncak Sırası Bekleyen Çocuk Gibi Bekledim Seni Doğru İnsanlar Kalmanın Bir Yolunu Her Zaman Bulur! Sizi Sevmeye Cesareti Olmayan İnsanlarla Bir Gelecek Hayal Etmeyin Aşk Bir Katil midir? Cumhuriyet: Bir Milletin Yeniden Doğuşu Gücün Haklı Çıktığı Yerde Adalet Yoktur Kötülüğün Kökü Bilgisizliktir Bir İnsanın Eğitimi Yalnızca Kitaplarla Ölçülmez Çoğu İnsanın En Büyük Hatası, Başlamadan Önce Mükemmel Şartları Beklemesidir Hayat Kısa Değil, Sen Onu Boşa Harcıyorsun Bazen Sevmediğinden Değil, Yorulduğundan Vazgeçersin Kadınların Sessizce Tiksindiği Adam Rolleri: İlişkilerde Kayıp ve Yanlış Anlamalar Eğer Mutsuz Olmak İstemiyorsan Kalbini Sadece Kıymet Bilene Aç İkinci Şans Birincisine İhanettir Bir Gençlik Daha Harcanmaz Uğruna! Gerçek Zenginlik: Az Şeye İhtiyaç Duyabilmek Ölümden Korkan İnsan, Yaşayan Bir Köledir Gerçek Gücün Sessiz Tanığı: Vazgeçebildiklerimiz UMUT: ZENGİNİN LÜKSÜ, FAKİRİN EKMEĞİ Değerlisin Ama Değer misin? Kendi Devrimini Yapmadan Dünya Değişmez Düşüncenin Gücüyle Yeniden Başlamak “Seveceksen Ölçülü Sev Ki Sevgin Uzun Sürsün” Son Sığınak: Tavrını Seçme Özgürlüğü Herkesi Sev, Azına Güven, Kimseye Kötülük Etme SEVGİ YER DEĞİŞTİRDİ DÜNYADA HİÇBİR ŞEY SANA AİT DEĞİL… SEN NEYİN PEŞİNDESİN? Kusurları Sevmek: Aşkın Gerçek Yüzü İnsanlığa Yenilmek Seven İnsan Veda Eder mi? Sevmek Başkadır, Beklemek Bambaşka Bir Hikâye Kötülüğün Gölgesinde İnsan: Kimse Kendi İsteğiyle Kötü Değildir Aşk Yalan Söyler mi? Sevdiğin Her Şey Kaybolabilir Ama Sevgi Geri Döner: Hayatın Döngüsünde Kayıp ve Umut AKLIN IŞIĞINDA: BİLGİNİN DOĞUŞU VE İNSAN ZİHNİNİN YARATICI GÜCÜ Sessizliğin Suçu: Haksızlığın Cezasız Kalması YALANIN GÖLGESİNDE GÜVENİN KIRILGANLIĞI Dostluk: Göründüğü Gibi Olmak ve Olduğu Gibi Görünmek Başlıksız İktidar: Güç Arzusu Olmadan Yönetmek Mümkün mü? DEMOKRASİ, EĞİTİMLİ HALKIN REJİMİDİR: CEHALETİN GÖLGESİNDEKİ SANDIK Kanun ve Adet, Zorla Değil İyilikle Yerleşirse Adalet Olur Demokratik Devletin Temeli Özgürlüktür Güç ve Adalet: Sessizlerin Çığlığı, Kudretlilerin Sessizliği Aptallığın Sonsuzluğu: Düşünmenin Tembelliği, İnsanın Felaketi Adaletin Olmadığı Yerde Ahlaktan Bahsedilemez Devletlerin Refahı: Para mı, Adalet mi? HÜKMETMEK KOLAY, İDARE ETMEK ZOR: KENDİMİZE HÜKMETMEYİ ÖĞRETEN HÜKÜMET Hiçbir Şey Güzel Olmayacak! Hukuk Mu, İktidarın Aracı mı? Adaletin Çift Standartlı Yüzü! Adalet Sistemi: Güçlüler İçin Özgürlük, Zayıflar İçin Cezalandırma mı? Uzayan Davalar ve Mağduriyetler: Yargı Süreçleri Nasıl Hızlandırılabilir? Ekonomide Büyüme mi, Derinleşen Kriz mi? Adalet ve Özgürlük Tartışması: Yargı Reformları mı Siyasal Baskılar mı? Eski Türkiye ve Yeni Türkiye: Nereye Gidiyoruz? Türkiye’nin Ekonomik Çıkmazı: Siyasi Kararların Gölgesinde Bir Kriz Umutsuzluğun Gölgesinde Yaşam: Ekonomik Çıkmaz ve İntihar Sevilmeye Bırakmak Gerçek Aşk: Şans Oyunlarından Bir Adım İleri Sevgi ve Yaşam Arasında Bir Denge Arayışı Haykırış ve İsyan: Sevginin Çığlığı Paranın Gölgesinde Sevgi Maskelerin Ardında ki Gerçeklik: Duyguların Gizli Dansı Sevgi: İnsanlığın En Değerli Hazinesi İnsanın Yapabildikleri ve Yapamadıkları Sevmek mi Günah Sevmemek mi? Din, Yanılsama ve İnsan Psikolojisi Üzerine Para ve Güç: İnsanlık Tarihi ve Modern Dünyadaki Etkileri Topluluk Yönetiminin Üstünlüğü: Çoğunluğun Yargısının Gücü Adaletin Kaynağı ve Hukukun Devlet Üzerindeki Rolü Özgürlüğün Sorumluluk Yükü ve İnsanların Bu Yükten Kaçış Eğilimi Bilge İnsanlar Konuşur Çünkü Söyleyecek Bir Şeyleri Vardır; Aptal İnsanlar Konuşur Çünkü Bir Şey Söylemek Zorundadırlar Bir İşe Başlamadan Önce Her Şey İmkansız Gibi Görünür: Başlama Cesaretinin Gücü Ekonomik Uçurum: Paranın Bekçileri Yanlış Yoldan Gitmenin Kolaylığı Kişilerin Başaklara Benzemesi: Olgunlaşma Süreci Üzerine Bir İnceleme Korkuyla İtaat Eden Kötü Adamlar, Sevgiyle İtaat Eden İyi Adamlar Üzerine Bir Düşünce Atatürk: Türk Milletinin Varoluşunu Koruyan Evrensel Lider Parayı Elde Etmekten Daha Zor Olan: Onu Korumak ve Büyütmek Sağlık ve Para Paradoksu: Hayatın İki Ucu Hayatın Gerçek Zenginliği: Sağlık Üzerine Bir Düşünce Başarı: Bir Yolculuk, Bir Varış Noktası Değil Dünyayı Değiştiren Çılgınlar: Büyük Değişimlere İmza Atanlar Çok Bakarsan Odak Noktanı Kaybedersin Beklentiler ve Hayal Kırıklıkları Üzerine: Neden Yüksek Beklentiler Hayal Kırıklığına Yol Açar? Gizli Güzellikler: Hayatın İnceliklerini Fark Etme Sanatı Korku ve Cesaretin İnce Çizgisi: Her Gün Ölmek mi, Bir Gün Ölmek mi? Gözlemle, Sus, Dinle, Az Yargıla, Çok Sor: Bilgelik Yolunda Beş İlke İyi İnsanların Gücü ve Cezalandırılmasının Şiddeti İnsan Anlam Arayışında Olan Bir Varlıktır Konuşma Sanatı: Aklın Kullanımı Üzerine Bir İnceleme Giden ve Ölen: İnsanın İki Büyük Acısı Eğitim ve Demokrasi: Bir Toplumun İnşası Fikir ve Düşünce Arasındaki Fark Geçmişteki Hataları Hatırlatmanın Zararları: İyileşme Sürecine Saygı Gösterin Gazi Mustafa Kemal Atatürk Döneminde Sığınmacı Yasası ve İskan Politikaları Büyük İskender'in Son Üç Arzusu ve Hayatın Gerçek Değerleri İyi ve Kötü: Aydınlık ve Karanlık Üzerine Bir İnceleme Güler yüzlü İhanet: İki Yüzlü İnsanlarla Baş Etmenin Yolları ve Stratejiler Ahmet Tekin'in Kaleminden: Aristoteles'in Mutluluk Anlayışı Üzerine Bir İnceleme Aristoteles'in Anıtı Üzerine: Atinalılar ve Himeraeos'un Trajik Hikayesi 19 Mayıs: Bir Milletin Yeniden Doğuşu Mutluluğun Anlamı: Ahmet Tekin'in Perspektifinden Bir Değerlendirme Kendini Bulmak ve Mutluluğun Yolu Sevgi, Gurur ve Özgürlük: İnsanı Anlamak Düşüş Anında Yakalayamadığımız Şeyler: Reflekslerin Gücü ve İnsan İlişkilerindeki Rolü Çeşitlilik İçinde İnsanlık: Kevaşe, Suriyeli, Hırsız ve Arsız Kayıp ve İyileşme Üzerine Düşünceler Gerçek Zenginlik: Hayat Deneyiminin Derinliği ve Anlamı Değişim ve İnsanın Doğasındaki Acı Stresin Kaynağı Olarak Geçim ve Ölüm: İnsan Psikolojisi Üzerindeki Etkileri Modern İlişkilerin Dinamikleri: Aşk, Özgürlük ve Tek Başına Olma Dünyanın Kiralık Sevgilerle Dolu Yüzü: Sevgi ve Açlık İlişkisi Cesaret ve Korkaklık Arasındaki İnce Çizgi: Korku Üzerine Düşünceler Evrenin Gizemli Dansı: Zaman, Mekân ve Kuvvet Modern Dünyanın İronisi: Para ve İnsanlık Cesaret, Güç ve Fikir: İnsanın İçsel Yolculuğu Unutma Ki Unuttun Beni: Unutulanlar Asla Unutmaz! Değerli Olma Üzerine Bir Bakış Açısı: Başarı ve Değer Arasındaki Fark Aşırı Samimiyet, İyilik ve Sevginin Tehlikeleri: Denge Esas Alınmalı mı? Günümüz Dünyasında Yönetim ve Uyku Arasındaki İnce Dengeler