İnsan hayatı boyunca birçok ilişki kurar. Dostluklar, arkadaşlıklar, sevgiler, alışkanlıklar… Bazıları kısa sürer, bazıları yıllarca devam eder. Ama insan çoğu zaman bu ilişkilerin gerçek ağırlığını, onların içindeyken anlayamaz. Çünkü sürekli konuşurken, sürekli ilgilenirken, sürekli bir şeyleri ayakta tutmaya çalışırken her şey normal görünür. İnsan, bağların doğal olarak sürdüğünü sanır. Oysa bazı ilişkiler gerçekten karşılıklı olduğu için değil, sadece bir taraf sürekli emek verdiği için devam eder. İşte bunu fark etmek için bazen sessizleşmek gerekir. Bir adım geri çekilmek, herkese ulaşmayı bırakmak, sürekli arayan, soran, toparlayan taraf olmaktan vazgeçmek gerekir. Çünkü insan ancak geri çekildiğinde, yokluğunun kimde nasıl bir etki bıraktığını anlayabilir.
Çoğu insan hayatında birilerini kaybetmekten korkar ama çok az insan gerçekten birini kaybetmemek için çaba gösterir. İnsanlar genelde alıştıkları şeylerin hep aynı şekilde devam edeceğini düşünür. Hep yazan insanın yine yazacağını, hep anlayan insanın yine anlayacağını, hep yanında duran kişinin yine orada olacağını sanarlar. Bu yüzden bazı insanlar değer görmez. Çünkü sürekli var olan şeyler zamanla sıradanlaşır. Oysa insanın sevgisi sıradan değildir. Birini gerçekten düşünmek, onun iyi olup olmadığını merak etmek, kendi yorgunluğuna rağmen onun yanında olmaya çalışmak kolay şeyler değildir. Ama insan sevdiğinde bunları doğal kabul eder. Ve işte en büyük kırgınlık da burada başlar. Çünkü insan bir süre sonra şunu fark eder: Kendisi birçok insan için büyük bir anlam taşırken, aynı insanlar onun yokluğunu bile fark etmeyebilir.
Bu farkındalık kolay oluşmaz. İnsan önce anlam vermeye çalışır. “Yoğundur”, “kafası doludur”, “şu sıralar kötüdür” diye düşünür. Çünkü sevdiği insanları kaybetmek istemez. Onların ilgisizliğini bile kendince açıklamaya çalışır. Ama bir yerden sonra insan yorulur. Sürekli mazeret bulan taraf olmak, sürekli anlayan taraf olmak, sürekli ilk adımı atan kişi olmak ruhu yorar. Çünkü insanın içinde de görülmek isteyen bir taraf vardır. Her zaman güçlü olmak, her zaman alttan almak, her zaman çabalayan kişi olmak insanın içindeki değersizlik hissini büyütmeye başlar. Ve bir gün insan durur. İşte her şey tam o noktada değişir.
İnsan sustuğunda gerçekler konuşmaya başlar. Çünkü sen aramadığında seni kim arıyor, sen yazmadığında kim seni merak ediyor, sen yorulduğunda kim senin yükünü fark ediyor… bunlar ancak sessizlikte anlaşılır. Hayatın içindeyken görünmeyen birçok şey, mesafe oluştuğunda netleşir. Bazı insanlar seni gerçekten hisseder. Ses tonundaki değişimi bile fark eder, içine kapanmanı önemser, “İyi misin?” sorusunu gerçekten hissederek sorar. Ama bazıları hiçbir şeyi fark etmez. Çünkü sen onların hayatında düşündüğün kadar büyük bir yer kaplamıyorsundur. Bu gerçeği görmek insanın canını yakar. Çünkü insan çoğu zaman kendi kalbiyle ölçer karşısındakini. Kendi kadar düşünen, kendi kadar hisseden insanlar olduğunu sanır. Ama hayat herkesi aynı derinlikte yaratmamıştır.
İnsan bazen birinin hayatında ne kadar geri planda olduğunu anlamak için sadece susmalıdır. Çünkü bazı ilişkiler sen uğraşmayı bıraktığında biter. Sen konuşmazsan sessizlik oluşur, sen toparlamazsan her şey dağılır. Ve işte insan o zaman yıllardır tek başına neyi ayakta tuttuğunu fark eder. Bu fark ediş ağırdır. Çünkü insan bazen bir bağın karşılıklı olduğunu sanırken, aslında bütün yükü tek başına taşıdığını öğrenir. Ve bu durum insanın içinde tarifsiz bir kırgınlık bırakır. Çünkü en çok da kendini kandırdığına üzülür insan. Görmek istemediği gerçekleri yıllarca görmezden geldiğine, yokluğu fark edilmeyen taraf olduğunu çok geç anladığına üzülür.
Ama hayatın garip bir öğretme şekli vardır. İnsan en çok geri çekildiğinde öğrenir bazı şeyleri. Sürekli konuşurken duyulmayan duygular, sessizlikte ortaya çıkar. İnsanların sana nasıl davrandığını değil, yokluğunda nasıl davrandığını izlemek gerekir bazen. Çünkü gerçek değer orada belli olur. Seni gerçekten önemseyen insan, değişimini hisseder. Eskisi gibi olmadığını fark eder. Sadece neşeli hâlini değil, içine kapanmış tarafını da görmeye çalışır. Çünkü gerçek bağlar sadece güzel zamanlarda kurulmaz; insanın sessizliğini bile anlayabilen insanlarla oluşur.
Ne yazık ki birçok insan sadece senin verdiğin enerjiye alışır. Sen güldürdüğün sürece yanındadır, sen ilgilendiğin sürece seni sever gibi görünür, sen ayakta tuttuğun sürece bağ devam eder. Ama sen yorulduğunda, içine çekildiğinde, biraz geri durduğunda yavaş yavaş kaybolurlar. Çünkü bazı insanlar seni değil, senden aldıkları hissi sever. İşte bunu anlamak insanın içindeki birçok şeyi değiştirir. Daha dikkatli olur, herkese aynı değeri vermemeyi öğrenir, her bağın eşit olmadığını kabul eder.
Yine de insan tamamen vazgeçemiyor. Çünkü içinde hâlâ inanmak isteyen bir taraf kalıyor. Gerçekten anlaşılmak, gerçekten değer görmek isteyen o taraf… Ama zamanla insan şunu öğreniyor: Herkesi kendi kalbin gibi sanmamak gerekiyor. Çünkü herkes aynı derinlikte hissetmiyor, herkes aynı sadakatle yaklaşmıyor, herkes senin kadar düşünmüyor. Ve bunu kabul etmek insanı biraz daha sessiz ama biraz daha gerçek biri hâline getiriyor.
Bazen insanın kendini korumasının tek yolu geri çekilmektir. Küsmek için değil, görmek için… Kim gerçekten yanında kalıyor, kim sadece sen varken var oluyor, kim seni gerçekten merak ediyor, kim seni yalnızca alışkanlık olarak hayatında tutuyor anlamak için… Çünkü bazı gerçekler konuşarak değil, mesafe koyarak anlaşılır. İnsan bazen hiçbir şey demeden çok şey öğrenir. Sessizliği, insanların gerçek hislerini ortaya çıkarır.
Ve bir süre sonra insanın içindeki beklentiler değişmeye başlar. Artık herkesten aynı ilgiyi beklemez. Çünkü herkesin sevgisinin derinliği aynı değildir. Bazı insanlar sadece vakit geçirir, bazılarıysa gerçekten bağ kurar. Bazıları seni yalnızca hayatındaki boşlukları doldurmak için ister, bazılarıysa senin iyi olmanı gerçekten önemser. İşte insan bu farkı gördüğünde, ilişkilerine de farklı bakmaya başlar. Daha az insanla ama daha gerçek bağlarla devam etmek ister. Çünkü kalabalıkların içinde değersiz hissetmektense, az insanla gerçekten anlaşılmak daha huzurludur.
Belki de bu yüzden insanın ara sıra durması gerekir. Sürekli koşarken fark edilmeyen şeyler, sessizlikte görünür olur çünkü. Kimin seni gerçekten hissettiğini, kimin sadece alışkanlıktan yanında olduğunu, kimin seni kaybetmekten korktuğunu ancak biraz uzaklaştığında anlayabilirsin. Ve insan bazı gerçekleri gördükten sonra eski hâline dönemiyor. Çünkü bir kez yokluğunun kimseyi etkilemediğini fark ettiğinde, artık kendini eskisi kadar kolay harcayamıyorsun. Daha seçici oluyorsun, daha dikkatli seviyorsun, daha az ama daha gerçek bağlar kurmaya çalışıyorsun.
Çünkü insan en çok da değerinin fark edilmediği yerde yoruluyor. Sürekli kendini anlatmak zorunda kaldığı yerde, hep ilk adımı atan taraf olduğu ilişkilerde, varlığıyla yokluğu arasında fark olmayan insanların yanında tükeniyor. Ve bir noktadan sonra insan anlıyor ki; herkesin hayatında aynı yere sahip değil. Sen birini kalbinin tam ortasına koyarken, o seni belki yalnızca hayatının küçük bir köşesinde tutuyor. İşte bunu fark etmek insanı biraz kırıyor ama aynı zamanda büyütüyor da. Çünkü insan, kendini geri çekip sessizce izlemeyi öğrendiğinde… kimin gerçekten yanında olduğunu ilk kez net bir şekilde görebiliyor.
Ve insan bu farkındalıkları yaşadıkça, geçmişte neden bu kadar yorulduğunu daha iyi anlamaya başlıyor. Çünkü bazen insanı tüketen şey, gerçekten yalnız olmak değil; kendini değer verdiği insanların yanında bile yalnız hissetmek oluyor. Sürekli anlaşılmaya çalışmak, sürekli kendini anlatmak, sürekli “acaba yanlış mı düşünüyorum?” diye kendi hislerini sorgulamak insanın ruhunu sessizce yoran şeylerden biri hâline geliyor. Oysa insanın gerçekten değer gördüğü yerde böyle bir çabaya ihtiyacı kalmıyor. Çünkü samimiyetin olduğu yerde insan kendini kanıtlamaya çalışmıyor. Varlığı doğal olarak hissediliyor, sessizliği bile fark ediliyor. Ama insan yanlış insanların yanında uzun süre kaldığında, görülmek için daha fazla çabalaması gerektiğine inanmaya başlıyor. İşte en büyük yorgunluklardan biri de burada oluşuyor.
Bazı insanlar hayatımıza sadece konuşmak için değil, gerçekten hissetmek için girer. Onlarla kurulan bağda bir zorlama yoktur. Günlerce konuşmasanız bile eksilmeyen bir yakınlık vardır. Çünkü gerçek bağ sürekli iletişimle değil, gerçek hislerle ayakta kalır. Ama bazı ilişkiler vardır ki tamamen alışkanlık üzerine kuruludur. Sen çaba göstermeyi bıraktığında, o bağın aslında ne kadar zayıf olduğu hemen ortaya çıkar. Ve insan bunu fark ettiğinde geçmişte neden hep kendini yetersiz hissettiğini de anlamaya başlar. Çünkü sürekli tek başına ilişki taşımaya çalışan bir insan, zamanla kendi değerini unutabiliyor. Hep karşı tarafın hislerine odaklanırken, kendi kırgınlıklarını ikinci plana atıyor. Oysa insanın kendi içini bu kadar ihmal etmesi de bir süre sonra derin bir tükenmişliğe dönüşüyor.
Belki de bu yüzden bazı uzaklaşmalar aslında bir kayıp değil, insanın kendini yeniden bulma süreci oluyor. Çünkü insan herkese yetişmeye çalışırken kendinden uzaklaşabiliyor. Sürekli başkalarını mutlu etmeye uğraşırken kendi huzurunu unutabiliyor. Ve bir gün sessizleştiğinde fark ediyor ki, aslında en çok kendi içini ihmal etmiş. Hep başkalarının hislerini önemserken kendi kırgınlıklarını görmezden gelmiş. Hep kaybetmekten korkarken, en çok kendini kaybetmiş. İşte insan bunu anladığında artık herkese aynı şekilde yaklaşamıyor. Çünkü bazı farkındalıklar insanın içindeki masumiyeti biraz eksiltiyor. Daha dikkatli olmayı, herkesi aynı yere koymamayı, her bağın sonsuza kadar sürmeyeceğini öğreniyor.
Ama bu durum insanı tamamen sevgisiz biri hâline getirmiyor. Sadece artık sevgiyi daha bilinçli yaşamayı öğretiyor. İnsan gerçekten yanında kalanlarla bağ kurmanın değerini daha iyi anlıyor. Küçük ama samimi ilişkilerin, kalabalık ama yüzeysel bağlardan daha kıymetli olduğunu fark ediyor. Çünkü insanın ruhu aslında çok büyük şeyler istemiyor; gerçekten hissedilmek istiyor. Yorulduğunda fark edilmek, sustuğunda merak edilmek, iyi görünmeye çalışırken bile içindeki kırgınlığın anlaşılması… İnsan için gerçek yakınlık biraz da bunlardan oluşuyor.
Ve zaman geçtikçe insan şunu daha net görüyor: Herkes senin hayatında aynı izi bırakmıyor. Bazıları sadece bir dönemlik kalabalık oluyor, bazılarıysa sessizce insanın ruhuna dokunuyor. Bu yüzden insan artık herkesi tutmaya çalışmıyor. Gitmek isteyenin gitmesine, eksilmek isteyenin eksilmesine izin vermeyi öğreniyor. Çünkü gerçek bağlar zorla ayakta tutulmuyor. Gerçekten kalmak isteyen insanlar, mesafeye rağmen yanında kalmanın bir yolunu buluyor.
İşte bu yüzden bazen geri çekilmek gerekiyor. Kırgınlıktan değil, gerçeği görebilmek için… Çünkü insan ancak sustuğunda bazı sesleri daha net duyabiliyor. Ancak biraz uzaklaştığında, kimin gerçekten yokluğunu hissettiğini anlayabiliyor. Ve bazen tek bir sessizlik, yıllardır görülmeyen birçok gerçeği insanın yüzüne açıkça gösterebiliyor. Ahmet TEKİN
Emircan MERAL
Genel Yayın Yönetmeni














