Türkiye ekonomisi son yıllarda büyük bir belirsizlik ve kriz içinde. Siyasi kararlar, yanlış ekonomi politikaları ve küresel gelişmelerin etkisiyle vatandaşların alım gücü her geçen gün düşüyor. Hayat pahalılığı artarken, iktidarın uyguladığı ekonomi politikaları ise çözüm üretmekten uzak görünüyor.
Özellikle son yıllarda uygulanan düşük faiz politikası, TL’nin değer kaybetmesine neden oldu. Döviz kurlarındaki artış, ithalata bağımlı bir ekonomi yapısına sahip olan Türkiye’de fiyatları kontrol edilemez bir hale getirdi. Gıda fiyatları, kira artışları, enerji maliyetleri ve temel tüketim ürünlerindeki fahiş zamlar, milyonlarca insanı zor durumda bıraktı. Buna karşılık, asgari ücret ve emekli maaşları ise yaşanan enflasyonun çok gerisinde kaldı.
Yanlış Ekonomi Politikalarının Faturası
Hükûmetin uzun süredir uyguladığı “faiz sebep, enflasyon sonuçtur” politikası, ekonomistlerin uyarılarına rağmen devam ettirildi. Ancak bu yaklaşımın ekonomiye olumlu bir katkısı olmadığı gibi, enflasyonu daha da körüklediği görüldü. Merkez Bankası’nın bağımsız hareket edememesi ve sürekli olarak siyasi otoritenin baskısı altında kararlar alması, finans çevrelerinde Türkiye’ye duyulan güveni azalttı. Yabancı yatırımcılar ülkeden çekilirken, doğrudan yatırımların yerini sıcak para hareketleri aldı.
Bu süreçte dövize olan talep arttı ve Türk Lirası sürekli olarak değer kaybetti. Bunun sonucunda ithalat maliyetleri yükseldi, üretici fiyatları artış gösterdi ve bu da doğrudan tüketiciye zam olarak yansıdı. Gıdadan akaryakıta kadar her alanda yaşanan fiyat artışları, halkın temel ihtiyaçlarını bile karşılamasını zorlaştırdı.
Siyasi Kararların Etkisi
Ekonomik kriz, sadece yanlış ekonomi politikalarından kaynaklanmıyor. Türkiye’de hukukun üstünlüğü, demokratik kurumların işleyişi ve ifade özgürlüğü gibi konular da yatırımcı güveni açısından büyük önem taşıyor. Ancak son yıllarda yargıya olan güvenin azalması, hukuki belirsizlikler ve siyasi gerilimler ekonomik istikrarı daha da zora soktu. Özgür basının baskı altında olması ve ekonomik verilerin şeffaf bir şekilde paylaşılmaması, vatandaşların ve piyasanın geleceğe yönelik öngörülerini olumsuz etkiliyor.
Ayrıca, seçim süreçlerinde yapılan popülist harcamalar ve kontrolsüz kredi genişlemeleri de ekonomiyi daha kırılgan hale getirdi. Devlet bankalarının zararına döviz satışı yapması, Merkez Bankası rezervlerinin eksilmesine yol açtı ve dış borçlanma ihtiyacını artırdı. Tüm bunlar, Türkiye’nin dış borçlanma maliyetlerini yükseltti ve ülkenin kredi notunun düşmesine sebep oldu.
Çözüm Var mı?
Ekonomik krizin çözümü için öncelikle rasyonel politikaların benimsenmesi gerekiyor. Merkez Bankası’nın tam bağımsızlığı sağlanmalı ve faiz politikaları piyasa gerçeklerine uygun şekilde belirlenmelidir. Hukukun üstünlüğü sağlanarak yatırımcı güveni artırılmalı, şeffaflık ön planda tutulmalıdır. Ayrıca, üretime dayalı bir ekonomik model benimsenmeli, sanayi ve tarım sektörleri desteklenmelidir.
Hükûmetin, halkın geçim sıkıntısını azaltacak sosyal politikalar geliştirmesi, enflasyonu kalıcı olarak düşürebilmesi ve gelir dağılımındaki adaletsizliği giderebilmesi için yapısal reformlara ihtiyacı vardır. Aksi halde, Türkiye’nin ekonomik sorunları giderek büyüyecek ve toplumun refah seviyesi daha da düşecektir.
Sonuç olarak, Türkiye’nin içinde bulunduğu ekonomik çıkmazın temelinde siyasi kararlar ve yönetim anlayışı yatıyor. Ülkenin bu krizden çıkabilmesi için rasyonel ekonomi politikalarına, hukukun üstünlüğüne ve şeffaf yönetime ihtiyaç var. Aksi takdirde, vatandaşın alım gücü azalmaya, işsizlik artmaya ve ekonomik belirsizlik derinleşmeye devam edecektir.