Toplumların varlığını sürdürebilmesi, bireylerin bir arada yaşama iradesini koruyabilmesi ve insan onurunun ayakta kalabilmesi için bazı temel değerlerin muhafazası şarttır. Bu değerlerin başında ise kuşkusuz adalet gelir. Adalet, sadece mahkeme salonlarında tecelli eden bir mekanizma değil; toplumsal düzenin her zerresine işlemiş olması gereken bir ilkedir. İşte tam da bu nedenle, adaletin çürüdüğü ya da yok sayıldığı bir yerde, ahlaktan, erdemden, dürüstlükten, hakkaniyetten söz etmek beyhudedir. Zira “adaletin olmadığı yerde ahlaktan bahsedilemez” sözü, tarihin ve insanlığın acı tecrübeleriyle sabitlenmiş bir gerçektir.
Ahlak Neye Yaslanır?
Ahlak dediğimiz kavram, bireyin içsel pusulasıdır. İyiyi kötüden, doğruyu yanlıştan ayırabilme yetisidir. Ancak bu pusula, boşlukta çalışmaz. Bireyin içindeki ahlak anlayışı, toplumsal karşılık bulmadığı sürece sarsılır. Örneğin; bir insan dürüstlüğü ilke edinmişse ve içinde yaşadığı toplumda yalan, riyakârlık, çıkarcılık ödüllendiriliyorsa, o birey ya bu çarpık yapıya ayak uydurur ya da sistemin dışına itilerek yalnızlaştırılır. İşte bu noktada adalet devreye girmelidir. Adalet, ahlakın toplumsal düzlemdeki garantisidir.
Ahlaki davranışlar, sadece bireysel vicdanlara terk edildiğinde sürdürülebilir değildir. Adil bir toplum düzeni; doğruyu yapanın korunacağına, suç işleyenin cezalandırılacağına dair güven tesis eder. Böylece insanlar, ahlaki kararlar verirken yalnız kalmadıklarını hisseder. Ancak bu güven ortadan kalkarsa, herkes kendi adaletini aramaya başlar ve kaos doğar.
Adaletsizlik Ahlakı Zehirler
Adaletin olmadığı bir toplumda, bireylerin vicdanları zamanla körelir. Çünkü adaletsizlik, insan ruhunda bir yorgunluk ve tükenmişlik yaratır. Haksız yere suçlananlar, hakkı teslim edilmeyenler, çabası görmezden gelinenler, emeği sömürülenler zamanla "doğru olanı yapmanın anlamı var mı?" sorusunu sormaya başlar. Bu soru, ahlaki çöküşün ilk işaretidir. Adaletsizlik karşısında sessiz kalan bir düzen, sadece haksızlıkları değil, ahlakı da sistematik olarak çürütür.
Daha da kötüsü, adaletsizliğin sıradanlaşmasıdır. Toplumda bazı kesimler sürekli olarak kayırılıyor, bazıları ise sürekli eziliyorsa, insanlar bunu “norm” olarak kabul etmeye başlar. Bu da hem adaletin hem de ahlakın çöküşüdür. Çünkü artık ne iyi niyet ödüllendirilir ne kötülük cezalandırılır. Kimin gücü varsa, onun haklı olduğu bir düzen ortaya çıkar. Bu düzende ahlak bir lüks haline gelir, cesaret değil saflık sayılır.
Devlet ve Ahlak Arasındaki Köprü: Adalet
Devletler, sadece toprak parçası üzerinde otorite kuran yapılar değildir. Aynı zamanda ahlaki bir iddiayla var olurlar. Anayasalar, yasalar, yönetmelikler hepsi birer ahlaki sözleşmedir. Yurttaşlar bu sözleşmeye inanırsa, devlete saygı duyar. Ancak devletin temelini oluşturan adalet mekanizması işlemiyorsa, bu sözleşme geçerliliğini yitirir. Mahkemeler, bağımsız kararlar alamıyorsa; hukuk sadece güçlülerin lehine işletiliyorsa; liyakat değil sadakat ödüllendiriliyorsa, devletin ahlaki temeli çatlamış demektir.
Unutmamak gerekir ki; adalet sadece mahkemelerde tecelli etmez. Bir işçinin emeğinin karşılığını alması da adalettir. Bir öğrencinin eşit şartlarda sınava girmesi de, bir gazetecinin özgürce yazabilmesi de... Adalet hayatın her alanında karşımıza çıkar. Bu yüzden adaletin olmadığı bir ülkede, her bireyin yaşadığı alan ahlaki bir sınav haline gelir. Ve bu sınav, her geçen gün daha zor hale gelir.
Adaletin Yokluğunda Yükselen Sessizlik
Adaletin olmadığı yerde, insanlar önce konuşmamayı öğrenir. Sonra susmanın bile bedeli olur. Hak aramak suç sayılır, sorgulamak tehlikeli hale gelir. Böyle bir ortamda yetişen çocuklar, hakka değil hileye özenir. Gençler erdemli değil kurnaz olmayı öğrenir. Aileler çocuklarına, "doğruyu yap" değil, "sakın dikkat çekme" öğüdünü verir. Ahlak, vicdanlardan sürülür. Yerine korku, güvensizlik ve umutsuzluk yerleşir.
İşte bu yüzden, adalet bir toplumun temel taşıdır. Taş yerinden oynarsa, bina çöker. O çöküşün altında sadece bireyler değil, tüm bir millet kalır.
Tarihten Ders Almak: Adaletsizlik ve Çöküş
Tarihe baktığımızda, büyük imparatorlukların, kalabalık toplumların ya da refah içinde yaşayan devletlerin yıkılışının temelinde genellikle bir ortak unsur görürüz: Adaletin çöküşü. Roma İmparatorluğu, halkın yönetime olan güvenini yitirmesiyle çöktü. Osmanlı’nın son döneminde devlet kadrolarında liyakatin yerine sadakatin esas alınması, halkla yönetim arasındaki bağın kopmasına neden oldu. Daha yakın tarihlere gelirsek, Arap Baharı'nı tetikleyen olaylar arasında en önde gelen nedenlerden biri de adaletsizlikti.
Bir halk, yaşadığı topraklarda hakkını arayamayacağını, sesini duyuramayacağını, haksızlığa uğradığında yanında kimsenin durmayacağını hissettiğinde o toplumun dağılması kaçınılmaz hale gelir. Yani adalet, yalnızca bireylerin değil, bir milletin varoluşunun temelidir.
Günümüz Türkiye’sinde Adalet Sorgusu
Bugünün Türkiye’sine dönüp baktığımızda, "Adalet var mı?" sorusu milyonların zihninde yankılanıyor. Mahkemelerde yıllarca süren davalar, tutukluluğu ceza gibi kullanan yargı kararları, medya üzerinde kurulan baskı, liyakatsiz atamalar ve sürekli değişen hukuk sistemi… Bütün bunlar adaletin sadece bir kavram değil, aynı zamanda bir güven meselesi olduğunu gösteriyor. Halkın adalete olan güveni zedelendiğinde, insanlar sisteme olan inancını yitirir. Adaletin zedelenmesi, ahlaki çürümenin hem sebebi hem de sonucudur.
Gençler artık "çalışarak bir yere gelinir" düşüncesine değil, "torpil olmadan olmaz" anlayışına inanıyor. Bu değişim, sadece ekonomik ya da sosyal bir mesele değildir; bu, ahlakın toplumsal bazda tahrip olmasıdır. Çünkü bir genç, emeğiyle değil bağlantısıyla başarıya ulaşacağını düşünüyorsa, ahlak ikinci plana itilmiştir. Bu da doğrudan adaletle ilgilidir.
Sessiz Kalmanın Bedeli: Toplumsal Körlük
Adaletsizliğe karşı sessiz kalmak, zamanla onu meşrulaştırmak anlamına gelir. Sessiz kalan toplumlar, hakikati görme yetilerini de kaybederler. Alışırlar. Adaletsizliğe, rüşvete, yolsuzluğa, torpile… Ve alışmak, en büyük felakettir. Çünkü alışmak demek, artık mücadele etmemek demektir. Ahlaki sorumluluk da burada biter.
Bugün toplumda yaşanan birçok sorun –kadına şiddet, çocuk istismarı, iş cinayetleri, çevre katliamları– sadece bireysel vicdan eksikliğiyle açıklanamaz. Bu olayların failleri çoğu zaman cezalandırılmaz, cezalandırılsalar bile hafifletici sebeplerle korunurlar. Bu da toplumun "ahlaki duyarlılığını" köreltir. İnsanlar, başkasının başına gelen haksızlığı görmezden gelmeye başlar. Bu ise en tehlikeli noktadır: Vicdanın kuruması.
Ahlakın Ekonomiyle, Eğitimle, Siyasetle İlişkisi
Adaletin olmadığı yerde sadece birey değil, devletin bütün organları yozlaşır. Ekonomi bile ahlaki bir meseledir. Vergisini düzenli ödeyen bir esnaf, vergi kaçırarak zenginleşen birinin ödüllendirildiğini gördüğünde sistemin adil olmadığına kanaat getirir. Bu da ahlaki çöküşe neden olur. Aynı şekilde eğitimde, sınavlarda şaibe varsa; torpille işe alınmalar yaygınsa, gençlerin ahlaklı kalması neredeyse bir mucizeye dönüşür.
Siyaset kurumunun da ahlaki bir sorumluluğu vardır. Siyaset, yalnızca güç elde etme sanatı değil, halk adına alınan kararların adil olmasıdır. Bir siyasetçinin kamu malını kişisel çıkarı için kullanması, sadece bir yolsuzluk değildir; aynı zamanda ahlaki iflasın resmidir. Bu iflas, toplumu da beraberinde sürükler.
Umutsuzluk Çıkmazı ve Ahlaki Direniş
Bütün bu karanlık tabloya rağmen, umutsuzluğa kapılmak da ahlaki bir gaflettir. Zira ahlak, yalnızca kolay zamanlarda değil; en zor şartlarda da ayakta durabilme iradesidir. Mazlumun yanında yer almak, zalime boyun eğmemek, doğruyu söylemekten çekinmemek… Bunların hepsi adaletin yokluğunda gösterilmesi gereken ahlaki direniş örnekleridir.
Toplumu iyileştirmek, yukarıdan aşağıya doğru olur. Ancak aşağıdan yukarıya doğru gelen bir toplumsal baskı da adaleti tesis edebilir. Bunun için sivil toplumun güçlenmesi, bireylerin bilinçlenmesi, medyanın özgürleşmesi ve gençlerin umutsuzluğa değil, mücadeleye sarılması gerekir.
Son Söz Yerine: Ahlak, Adaletin Gölgesinde Büyür
Bir çınar düşünün, kökleri derinlerde; gövdesi güçlü, dalları göğe uzanıyor. İşte ahlak, bu çınarın yapraklarıysa; onu ayakta tutan, besleyen kökleri de adalettir. Kökler kurursa, yapraklar solar. Bu yüzden biz, önce kökleri sağlamlaştırmalıyız. Adaletin olmadığı yerde ahlak yeşermez. Ne kadar güzel söz söylenirse söylensin, ne kadar ahlak dersi verilirse verilsin; eğer adalet yoksa hepsi boşunadır.
Erdemli bir toplum istiyorsak, önce adaletli bir toplum inşa etmeliyiz. Bu da herkesin sorumluluğudur: Devletin, siyasetin, medyanın, öğretmenin, anne-babanın, öğrencinin, işçinin… Çünkü adalet, sadece mahkeme salonlarında değil; sokakta, okulda, evde, fabrikada, oy sandığında, sosyal medyada tecelli eder. Ancak o zaman gerçekten ahlaklı bir toplumdan söz edebiliriz.
Ve unutmayalım: Ahlak, adaletin gölgesinde büyür. Ahmet Tekin