İnsan sevdiği kişide iz bırakmak ister; bu, çoğu zaman dile getirilmese de insan doğasının en temel arzularından biridir. Sıradan bir hatıra olmak kimseye yetmez, kimse birinin hayatında gelip geçen biri olmayı kabullenmek istemez. Herkes, bir başkasının hikâyesinde silinmeyecek bir yer edinmek, unutulmayacak bir anlam taşımak ister. İşte bu yüzden yıllardır söylenen o cümle, yüzeyde romantik gibi görünse de aslında insanın en derin duygularına dokunan bir gerçeği barındırır: Erkekler kadınların ilk aşkı, kadınlar da erkeklerin son aşkı olmak ister. Bu söz, sadece bir tercih ya da bir beklenti değildir; bu söz, insanın sevilme biçimine dair kurduğu hayalin bir yansımasıdır.
İlk aşkın insan üzerindeki etkisi tartışılmazdır. Çünkü ilkler her zaman daha yoğun yaşanır, daha derin hissedilir ve daha uzun süre hatırlanır. İnsan ilk kez birine bağlandığında ne yapacağını tam olarak bilmez, ne hissedeceğini kestiremez ama tam da bu bilinmezlik duyguları daha güçlü kılar. Her şey filtresizdir, her şey doğaldır, her şey en saf haliyle yaşanır. Bu yüzden ilk aşk, sadece bir ilişki değildir; aynı zamanda bir keşif sürecidir. İnsan o süreçte sadece karşısındaki kişiyi değil, kendini de tanır. Sevmeyi öğrenir, bağlanmayı öğrenir, kaybetmenin ne demek olduğunu ilk kez hisseder. İşte bu yüzden ilk aşk, insanın içinde silinmesi zor bir iz bırakır ve çoğu zaman sonraki ilişkiler bu iz üzerinden şekillenir.
Erkeklerin “ilk olmak” istemesi, aslında bu izde yer alma arzusundan gelir. Bir kadının hayatındaki o ilk yoğun duyguların, o saf bağlılığın bir parçası olmak… Bu, bir anlamda eşsiz olma isteğidir. Çünkü ilk olan kişi, her zaman bir referans noktasıdır. Ondan sonra gelenler ne kadar farklı olursa olsun, çoğu zaman o ilk duygularla kıyaslanır. Bu durum, erkekler için bir tür kalıcılık hissi yaratır. Çünkü insan, unutulmayacak bir yerde olmayı ister ve ilk olmak, bu ihtimali daha güçlü kılar gibi görünür.
Kadınların “son olmak” istemesi ise bambaşka bir duygudan beslenir. Son olmak, bir yolculuğun bitiş noktası olmaktır; bir arayışın, bir eksikliğin, bir boşluğun tamamlanmasıdır. Bir erkeğin hayatında yaşadığı tüm deneyimlerin, tüm denemelerin, tüm geçişlerin ardından geldiği ve artık başka birine ihtiyaç duymadığı kişi olmak… Bu, kadınlar için sadece bir sıralama değil, bir değer ifadesidir. Çünkü insan, sevildiğini en çok vazgeçilmediğinde hisseder. Son olmak, “artık aramıyorum, çünkü buldum” demektir ve bu cümle, sevginin en güçlü hallerinden biridir.
Ancak hayat, bu kadar net çizgilerle ilerlemez. İnsanlar sadece ilk ya da son olmak için sevmezler; çoğu zaman ne zaman geldiklerini bile düşünmeden birinin hayatına dahil olurlar. Bazen biri hayatına çok erken girer ama doğru kişi değildir, bazen doğru kişi geç gelir ama o zamana kadar insan yorulmuştur. Bazen her şey olması gerektiği gibi görünür ama yine de eksik bir şeyler vardır. Çünkü sevgi, sadece zamanlama ile açıklanabilecek bir duygu değildir. Sevgi, iki insanın birbirine nasıl dokunduğuyla, birbirini nasıl hissettirdiğiyle, birlikte nasıl bir gerçeklik kurduklarıyla ilgilidir.
İşte bu noktada “ilk” ya da “son” olma isteği, yerini daha derin bir soruya bırakır: “Ben gerçekten seviliyor muyum?” Çünkü insan, aslında bir sıralamanın parçası olmak istemez; insan, değer görmek ister. Birinin geçmişinde ya da geleceğinde nerede durduğundan çok, o anki yerinin ne kadar gerçek olduğu önemlidir. Eğer bir ilişkide güven yoksa, anlayış yoksa, karşılıklı bir derinlik yoksa, en başta da olsan en sonda da olsan o bağ eksik kalır. Ve insan, en çok da bu eksiklikten yorulur.
Bu yüzden zamanla bazı insanlar bu cümlenin büyüsünden çıkar. Artık ilk olmak ya da son olmak istemezler. Çünkü anlarlar ki mesele bir sıraya girmek değildir, mesele gerçekten bir bağ kurabilmektir. Gerçek bir bağ, geçmişle ya da gelecekle ölçülmez; o anın içindeki samimiyetle, içtenlikle ve karşılıklı hissedişle oluşur. İnsan, kendini olduğu gibi ifade edebildiği, yargılanmadığı, anlaşılmaya çalışıldığı bir yerde zaten kalıcı olur. Ve bu kalıcılık, bir sıfatla değil, yaşanan duygularla anlam kazanır.
Belki de en büyük yanılgı, insanın kendini bir başkasının hikâyesindeki konumla tanımlamaya çalışmasıdır. “Onun ilk aşkı mıyım?” ya da “Onun sonu ben olur muyum?” gibi sorular, insanı kendi değerinden uzaklaştırır. Çünkü bu soruların cevabı, çoğu zaman insanın kontrolünde değildir. Ama insanın kontrolünde olan bir şey vardır: Nasıl sevdiği. Çünkü sevgi, bir sıralama değil, bir duruştur. Ve bu duruş, insanın kim olduğunu belirler.
Gerçek sevgi, geldiği zamanı değil, bıraktığı etkiyi önemli kılar. İnsan bazen çok geç girer birinin hayatına ama öyle bir iz bırakır ki, ondan önce yaşanan her şey anlamını yitirir. Bazen de çok erken gelir ama o zamanın içinde kaybolur. Bu yüzden önemli olan ne zaman geldiğin değil, nasıl geldiğin ve nasıl kaldığındır. Çünkü bazı insanlar vardır, geç gelir ama tam gelir; eksik bırakmaz, yarım bırakmaz, hissettirdiği hiçbir şeyi sorgulatmaz.
Ve insan en sonunda şunu anlar: Özel olmak, ilk ya da son olmakla ilgili değildir. Özel olmak, birinin hayatında gerçekten bir anlam taşıyabilmektir. Unutulmamak, kıyaslanmamak, yerinin doldurulamaması… bunlar bir sıralamayla değil, yaşanan duygunun derinliğiyle ilgilidir. Eğer bir insanın hayatına gerçekten dokunabilirsen, ona kendini gerçekten hissettirebilirsen, zaten ne zaman geldiğinin bir önemi kalmaz.
Çünkü bazı duygular vardır, zamanı aşar.
Bazı insanlar vardır, yeri doldurulmaz.
Ve bazı sevgiler vardır, ne ilk ne son diye anılır… sadece “gerçek” olarak kalır.
Gerçek olan şeyler, zamana ihtiyaç duymaz aslında; onlar kendini hissettirir. İnsan, bir duygunun gerçek olup olmadığını çoğu zaman uzun uzun düşünerek değil, içten içe hissederek anlar. Ne bir sıralamaya ihtiyaç vardır ne de bir etiket koymaya… Çünkü gerçekten hissedilen bir şey, zaten kendini açıklama gereği duymaz. O duygu, insanın bakışlarına yerleşir, sesine karışır, suskunluğunda bile kendini belli eder. İşte bu yüzden bazı insanlar, birinin hayatına girdikleri anda bir şeyleri değiştirirler. Ne kadar kalacakları belli olmasa bile, bıraktıkları etki kalıcı olur.
İnsan çoğu zaman yanlış yerde doğru olmaya çalışır. Birinin hayatında “özel” olmak için çabalar, kendini daha fazla anlatmaya, daha fazla göstermeye çalışır. Ama gerçek bağlar, çabayla değil uyumla kurulur. Eğer bir ilişki sürekli kendini kanıtlama ihtiyacı doğuruyorsa, orada eksik olan bir şey vardır. Çünkü doğru insanın yanında, insan kendini anlatmak zorunda kalmaz; olduğu gibi anlaşılır. Ve bu anlaşılma hali, insana aradığı o derin güveni verir.
Belki de bu yüzden bazı insanlar, hayatlarına giren herkese aynı gözle bakmaz. Çünkü herkes aynı etkiyi bırakmaz. Kimisi sadece bir anıdır, kimisi bir alışkanlık, kimisi bir ders… ama çok azı gerçekten “anlam” olur. Anlam olan insanlar ise unutulmaz. Onlar, ne zaman geldiklerinden bağımsız olarak insanın içinde bir yer edinirler. Ve o yer, kolay kolay değişmez.
İnsan, birinin hayatında yer almak isterken çoğu zaman yanlış bir noktaya odaklanır. İlk olmak ya da son olmak… Oysa bu, insanın kontrol edebileceği bir şey değildir. Kimse birinin geçmişini değiştiremez, kimse geleceğini garanti altına alamaz. Ama bir şeyi yapabilir: O anı gerçek kılabilir. İçinde bulunduğu bağı, en saf haliyle yaşayabilir. Çünkü gerçek olan şeyler, zaten kalıcıdır.
Zaman geçtikçe insanın bakışı da değişir. Eskiden önemli gibi görünen şeyler anlamını yitirir. Yerini daha sade ama daha gerçek beklentiler alır. Artık insan, birinin hayatında ne olduğundan çok, onunla ne hissettiğine odaklanır. Çünkü öğrenir ki, hissetmediği bir yerde kalmanın hiçbir anlamı yoktur. Ne kadar uzun sürerse sürsün, ne kadar doğru görünürse görünsün… içten gelmeyen hiçbir şey gerçek değildir.
Bu yüzden bazı insanlar bir noktadan sonra daha az sorar, daha çok hisseder. Daha az sorgular, daha çok anlar. Çünkü bilir ki, gerçek olan şey kendini belli eder. Ne karmaşıktır ne de yorucudur. Aksine, insanı rahatlatır. İçinde bir huzur bırakır. Ve bu huzur, en güçlü işarettir.
İlişkilerde en zor şey, doğruyu kabul etmektir. İnsan bazen bir şeylerin eksik olduğunu hisseder ama bunu kabul etmek istemez. Çünkü kabul etmek, değişimi de beraberinde getirir. Oysa değişim, her zaman kolay değildir. Ama insan, bir noktada şunu fark eder: Eksik olanı sürdürmek, tamam olmayan bir şeyi tamam gibi yaşamaya çalışmak… insanı daha çok yorar.
Bu yüzden gerçek olanı aramak değil, fark etmek gerekir. Çünkü gerçek olan şey çoğu zaman zaten oradadır. Sadece insanın onu görmesi gerekir. Ve gördüğünde, artık hiçbir şey eskisi gibi olmaz.
Belki de en önemli gerçek şudur: İnsan, birinin hayatında yer almak için değil, gerçekten var olmak için sevmelidir. Çünkü var olmak, kalıcı olmanın tek yoludur. Kendini olduğun gibi ortaya koyabildiğin, hislerini saklamadan yaşayabildiğin bir bağ… işte gerçek olan budur.
Ve böyle bir bağ kurulduğunda, artık hiçbir şeyin adı önemli değildir. Ne ilk olmak, ne son olmak, ne de başka bir sıfat… Çünkü o bağ, zaten kendi tanımını yaratır. Ve o tanım, dışarıdan gelen hiçbir kelimeye ihtiyaç duymaz.
İnsan en sonunda şunu anlar:
Sevgi, bir yerde olmak değil… bir şey olmaktır.
Birinin hayatında bir konum edinmek değil…
Bir anlam haline gelmektir.
Ve eğer bir gün birinin hayatında gerçekten bir anlam olmayı başarabilirsen…
Ne zaman geldiğinin, senden önce kimin olduğunun ya da senden sonra kimin olacağının hiçbir önemi kalmaz.
Çünkü bazı insanlar geç gelir… ama eksik olan her şeyi tamamlar.
Bazıları erken gelir… ama hiçbir şeyi değiştirmez.
Ve işte bu yüzden, önemli olan ne ilk olmaktır ne de son olmak…
Önemli olan, doğru yerde, doğru şekilde var olabilmektir. Ahmet TEKİN





















