“Kimse, sınanmadığı günahın masumu değildir.”
Üzerinde düşünülmesi gereken bir söz.
Ülkedeki olaylara bakınca, dindar ve muhafazakâr kimliğiyle öne çıkan birçok kişinin servet, makam, devlet imkânları, kırmızı plakalar ve olağanüstü yetkilerle sınandığında bu sınavı kaybettiğini görüyoruz. Bugünkü ahlaki çürüme bunun açık göstergesidir.
Dile getirilen adaletsizlikler ve rant paylaşımı, statü ve siyasi çevre fark etmeksizin aynı soruyu gündeme getiriyor: “Nereye gidiyoruz?” En üst düzey görevlerde bulunmuş kişilerin karıştığı iddia edilen olaylar, toplumun güven duygusunu zedeliyor.
Fikret Başkaya’nın Paradigmanın İflası adlı eseri, fikirlerin, ideolojilerin, inançların ve rejimlerin nasıl iflas edebildiğini gösteriyor.
Yıllar önce sivil toplum ortamlarında, “Devlet yönetimi bizim elimizde olsa nasıl adil bir düzen kurarız.” diyenleri hatırlıyorum. O gün din ve ideoloji eksenli düşüncelerini savunan çevreleri, bugün ellerine geçen imkânlarla daha iyi anlıyoruz.
İnsanların dış görünüşleri aldatıcı olabilir; gerçek karakterleri güç sahibi olduklarında ortaya çıkar. Sınırsız yetkiler, insanın iç dünyasını görünür kılar. Denetlenmeyen güç, devleti yönetenlerin elinde büyük zararlara yol açar.
Prof. Dr. Doğu Ergil, Şark Faşizmi adlı eserinde rejimlerin çözülme süreçlerini şu başlıklarla açıklar:
●Ekonomik kaynakların daralması,
●Elitlerin ve imtiyazlı kesimlerin bölünmesi,
●Bilgi krizi ve devletin yerel gerçeklere körleşmesi,
●Toplumsal meşruiyetin aşınması,
●Gerçek tercihlerin gizlenmesi,
●Uluslararası dengelerin değişmesi.
Saydamlığın ortadan kalkması, adaletin zedelenmesi ve hukuksuz çıkar gruplarının devleti yönlendirmesi de bu sürece eklenince, bugün yaşadığımız sorunların nedenleri daha iyi anlaşılıyor. Sebebi bilinmeyen acıların ise şifası olmaz.
Nietzsche’nin “Tanrı öldü.” sözü beni uzun yıllar düşündürdü. Bu ifade, Tanrı’nın gerçekten öldüğünü değil; modern çağda Tanrı merkezli inancın ve ona bağlı evrensel ahlaki değerlerin toplum üzerindeki etkisini yitirdiğini anlatan felsefi bir tespittir.
Bugün adaletin, dürüstlüğün, vicdanın, merhametin ve insanlığın nasıl aşındığını görüyoruz. Dinî veya ideolojik söylemler kullananların güç sahibi olduklarında sergiledikleri çelişkiler bunun somut örneğidir.
Bir zamanlar kamu kurumlarının duvarlarında “Rüşvet alan da veren de melundur.” sözü yazardı. Şimdi ise bu sözü astıranların bir kısmı yolsuzluk iddialarıyla anılıyor, servetlerini yurt dışına çıkarıyor ve başka ülkelerde güvenlik arıyor. Bu tablo, ahlaki çöküşün boyutunu gösteriyor.
Ellerindeki devlet imkânlarına bile güvenmeyen bir zihniyetin ülke, millet ve vatan kaygısı taşıması beklenemez. Namuslu, ahlaklı ve liyakatli insanları kendi ülkesinde misafir gibi gören; kendisini ülkenin sahibi sanan bu anlayış, bir yandan da sözde düşman ilan ettiği ülkelerin korumasına sığınıyor.
Yurt dışına kaçırılan servetler ve edinilen mülkler, bu kesimin milletle bağının ne kadar zayıfladığını ortaya koyuyor. Asıl beka sorunu da budur. Haram paylaşılıyor; doyan da yok, duyan da…
İnsanı en çok acıtan, gerçeğin kendisi değil; bilmeyi reddettiği hâlde zihninin derinliklerinde bildiği hakikattir.
Desise pazarına çevrilen güzel ülkemizde kaygılı insanlar, gündüz vakti ellerinde fenerle dürüst insan arıyor. Elbette bulunacaktır.
Tarih gösteriyor ki hiçbir düzen, adaletsizlik ve ahlaki çürüme üzerine sonsuza kadar ayakta kalamaz. Kalıcı olan; güce, korkuya ve çıkara dayanan düzenler değil, hukuka, adalete, vicdana ve liyakate yaslanan toplumlardır.
Mezarlıklar adaletsizlere, despotlara, saray sahiplerine ve kendilerini erişilmez görenlere ayrıcalık tanımaz. Sonunda herkes, iki metrekare toprağın eşitliğinde buluşur. Kemal Albayrak

Emircan MERAL
Genel Yayın Yönetmeni













