Evrensellik, bir zamanlar ahlakın, hukukun ve insanî değerlerin ortak ölçüsü olarak kabul edilirdi. Bugün ise sanki hırsızlığın ve soygunun da bir evrenselliği oluşturuldu. Bizdeki soyguncular statü tanımıyor; elde ettikleri servetleri başka ülkelere taşıyorlar. Çünkü sömürü düzeninden beslenen ülkeler, kendilerine çıkar sağlayan haramzadeleri çok iyi tanıyor. Buna rağmen kendi hukuk düzenlerinden de taviz vermiyorlar.
Zarrab, Korkmaz ve daha niceleri bu kirli düzenin aktörleri olarak sömürüye hizmette yarışıyor. Bunların ne vatan, ne millet, ne de inanç diye bir dertleri vardır. Doymak bilmezler. Acaba gittikleri ülkelerde ölümsüzlüğün iksirini mi arıyorlar? Dünya onların olsa kaç bahar yaşayacaklar?
Ülkedeki namuslu, merhametli ve liyakat sahibi insanları tasfiye eden bu kirli despotları hâlâ göremeyen var mı? Hiyerarşik soygunu fark etmeyen körler kaldı mı? “Keyfî düzene mahsus hizmet idaresi” kuranların kim olduğunu bilmeyen var mı?
Ahlak, niyete göre değil; sonuca göre değerlendirilir. Karakter, yoksullukta değil; makam ve güç sahibi olunca ortaya çıkar. Kimse sınanmadığı günahın masumu değildir.
Ey abdestli hırsızlar! Namuslu ve dindar insanları lekelemeyin. Utanmazlıklarınızı din ve ideoloji kisvesiyle örtmeye çalışmayın. Paradigmalarınız, karakter yoksunluğunuz yüzünden iflas etmiştir.
Bir ülkede fakirliğin en büyük sebebi; emeklinin, gencin, köylünün, işçinin ve toplumun her kesiminin hakkını gasp eden haramzadelerdir. Ziya Paşa’nın söylediği gibi:
“Herkes kendine benzeyeni bulur.”
Rahmetli Abdurrahim Karakoç da düzene isyanını şu dizelerle dile getiriyordu:
“Kalmışım ara yerde, tozdayım, dumandayım;
Kirli bir mekândayım, iğrenç bir zamandayım.”
Ey bu kirli düzenin sorunlu sorumluları! Bu düzeninizin sonsuza kadar süreceğini mi sanıyorsunuz?
Meşru isyan ahlakını yitirenler neden susuyor? Hak ve vazife kavramları sizleri hiç mi ilgilendirmiyor? Azgın bir azınlığın, çoğunluğun haklarını gasp etmesine neden sessiz kalınıyor? Birileri cenneti yaşarken, milyonların cehennemi yaşamasına neden göz yumuluyor?
Hiç kimse; kendi refahını, saltanatını, dindar görünüşünü, iktidarını veya zenginliğini başkalarının yoksullaşması üzerine kuramaz. Haksızlığı kazançlı hâle getiren her düzen, sonunda toplumu çürütür.
Statü fark etmez. Derneklerde, vakıflarda, sivil toplum kuruluşlarında, dinî veya ideolojik yapılarda görev alan ahlaklı insanlar; servete ve devlete talip olmamalıdır. Makamlar, yöneticilere servet kazandırmak için değil, millete hizmet etmek için vardır.
Utanma duygusunu kaybedenlerden vicdan, merhamet ve adalet beklenmez. Sabahattin Ali’nin şu sözü bugün de güncelliğini koruyor:
“Bazı insanlar vardır; her kalıba girer, her rüzgârda dönerler. Onların karakteri yoktur, sadece menfaatleri vardır.”
Ahlaksızlığın marifet sayıldığı, suçlu ile suçsuzun mahalleye göre korunduğu yerde güç, hukukun önüne geçer. Vaaz edenlerle vaat edenlerin sözleri reçetelerde kalır; uygulayan da denetleyen de bulunmaz.
Hiyerarşinin zirvesindekiler büyük servetlerin sahibi oluyor ve hesap vermiyorsa, oradan adil bir yönetim çıkması mümkün müdür?
Herkesin yükü kendine ağırdır; kimi kaderini taşır, kimi de kederini.
Toplumu yalanlarla aydınlattığını ve kalkındırdığını iddia edenler, önce ürettikleri kirliliğe bakmalıdır.
Kurtuluş; saydamlıktadır, denetimdedir, hukuk devletindedir, kurumların bağımsızlığındadır ve ahlaklı yönetimdedir. Alışkanlıklar ahlakın yerini aldığında, bunun bedelini yalnız yönetenler değil, bütün toplum öder. Kemal Albayrak

Emircan MERAL
Genel Yayın Yönetmeni















