İnsan yaşadığını sanır çoğu zaman. Sabah uyanır, gününü geçirir, akşam olur, yeniden başlar… Her şey bir döngü içinde akıp gider ve dışarıdan bakıldığında hayatın içinde aktif, üretken ve hatta mutlu bir insan görüntüsü verir. Ama işin aslı çoğu zaman bu kadar parlak değildir. Çünkü insanın gerçekten yaşayıp yaşamadığı, yaptığı şeylerle değil, hissettiği şeylerle ölçülür. Eğer bir insanın içinde sevgi yoksa, ne kadar dolu bir hayatı olursa olsun, aslında içten içe eksiktir. Çünkü yaşamak dediğimiz şey, sadece nefes almak, hareket etmek ya da zamanı geçirmek değildir; yaşamak, bir şeye bağlanabilmek, bir şeyi gerçekten hissedebilmek ve o hisle var olabilmektir.
“Sevmeden yaşamak, yaşamak değildir. Az sevmek ise sürüklenmektir.”
Bu cümle, insanın kendine itiraf etmekte zorlandığı bir gerçeği yüzüne vurur. Çünkü çoğu insan hayatını dolu dolu yaşadığını düşünürken aslında sadece günü tamamlıyordur. İçinde bir şeylerin eksik olduğunu hisseder ama bunu tanımlayamaz. Çünkü eksik olan şey çoğu zaman basit bir şey değildir; eksik olan şey, insanın içini dolduran o derin duygudur. Sevgi… İnsan bir şeyi gerçekten sevmediğinde, yaptığı hiçbir şey tam anlamıyla anlam kazanmaz. Her şey bir görev gibi gelir, bir zorunluluk gibi yaşanır ve insan, hayatın içindeyken bile kendini hayatın dışında hisseder.
Sevgi, insanı hayata bağlayan en güçlü bağdır ve bu bağ olmadan kurulan hiçbir şey uzun süre ayakta kalamaz. Bir işi sevmeden yapmak, bir insanı tam anlamıyla sevmeden yanında olmak, bir hayali gerçekten istemeden peşinden koşmak… Bunların hepsi insanı yorar. Çünkü insanın ruhu, sahte ya da eksik duyguları uzun süre taşıyamaz. Bir noktadan sonra içten içe çatlamaya başlar. Dışarıdan bakıldığında her şey yolundaymış gibi görünse de içeride bir boşluk büyür. Ve bu boşluk, zamanla insanın her anına sızar. Gülüşüne, konuşmasına, hatta sessizliğine bile…
Az sevmek ise bu boşluğun en sinsi halidir. Çünkü hiç sevmemek kadar net değildir. İnsan, az sevdiğinde aslında bir şeyler hisseder ama o hisler yeterli değildir. İçinde bir kıvılcım vardır ama o kıvılcım hiçbir zaman alevlenmez. Bu da insanı sürekli bir arada kalmışlık hissine sürükler. Ne tamamen mutlu olabilir ne de tamamen mutsuz… Ne tamamen bağlanabilir ne de tamamen kopabilir. Sürekli bir “eksik ama idare eder” hali içinde yaşar. Ve bu durum, insanın fark etmeden kendini kandırmasına neden olur.
Yarım sevmek, insanın kendine yaptığı en büyük haksızlıklardan biridir. Çünkü insan, içindeki o derinliği yaşamaktan korktuğu için kendini yüzeyde tutar. Daha az hissederek daha az incineceğini düşünür. Ama bu, büyük bir yanılgıdır. Çünkü insan az hissederek sadece acıyı azaltmaz; aynı zamanda mutluluğu da eksiltir. Yani kendini koruduğunu sanırken aslında kendinden çalar. Hayatın en yoğun, en gerçek anlarını kaçırır.
İnsan, gerçekten sevdiğinde değişir. Bakışı değişir, düşünceleri değişir, hayata yaklaşımı değişir. Çünkü sevgi, insanın içindeki en güçlü dönüşüm aracıdır. Ama bu dönüşüm, ancak tam sevildiğinde gerçekleşir. Yarım bırakılmış duygular, yarım kalmış insanlar yaratır. Ve bu insanlar, hayatın içinde var olmaya çalışırken aslında sadece sürüklenirler. Bir yerden bir yere, bir duygudan diğerine… Ama hiçbir zaman gerçekten bir yere ait hissedemezler.
Bu yüzden insanın kendine sorması gereken en önemli sorulardan biri şudur: “Ben gerçekten seviyor muyum?” Çünkü bu sorunun cevabı, hayatının yönünü belirler. Eğer cevap “hayır”sa, o zaman neyi neden yaptığını yeniden düşünmek gerekir. Eğer cevap “az”sa, o zaman kendine karşı dürüst olmak gerekir. Çünkü insan, en çok kendine söylediği yarım gerçeklerle kaybolur.
Sevmek cesaret ister. Çünkü birini ya da bir şeyi gerçekten sevmek, kendini tamamen açmak demektir. Savunmasız kalmayı göze almak, kırılma ihtimalini kabul etmek, kaybetmeyi bile hesaba katmak… Bunların hepsi risklidir. Ama işin gerçeği şudur: Sevmeden yaşamak, bu riskleri almaktan çok daha büyük bir kayıptır. Çünkü insan, en çok hissetmediği zaman kaybeder.
Hayat, hissedildiği kadar gerçektir. Ve insan, sevdiği kadar yaşar. Geriye kalan her şey sadece zamanın geçmesidir. Bu yüzden insan ya tam sever ya da hiç sevmez. Çünkü yarım kalan her duygu, bir süre sonra insanın içinde bir yük haline gelir. Ve o yük, insanı yavaş yavaş aşağı çeker.
Sonunda insan şunu fark eder:
Ya gerçekten yaşayacaktır…
Ya da sadece yaşamış gibi yapacaktır.
Ve bu iki seçenek arasında en belirleyici olan şey, ne kadar sevdiğidir.
İnsan çoğu zaman neyi eksik yaşadığını geç fark eder. Günler geçer, aylar birbirini kovalar, hatta yıllar bile sessizce akıp gider; ama içteki o belirsiz huzursuzluk bir türlü tam olarak kaybolmaz. Çünkü insan, kendine itiraf etmese bile bilir: Bir şeyler olması gerektiği gibi değildir. Dışarıdan bakıldığında her şey yerli yerindedir belki; düzen vardır, insanlar vardır, bir hayat akmaktadır. Ama iç dünyada bir şeyler ya eksiktir ya da yarım kalmıştır. İşte o yarım kalmışlık hissi, insanın ruhuna en çok dokunan şeydir.
Bu his, zamanla insanın bakışlarını değiştirir. Eskiden anlamlı gelen şeyler sıradanlaşır, heyecan veren anlar sıradan birer detay haline gelir. Çünkü insan, içten içe bağ kuramadığı hiçbir şeyi uzun süre anlamlı bulamaz. Bir süre sonra yaptığı şeyler otomatikleşir. Aynı kelimeler, aynı tepkiler, aynı rutinler… Ama bunların hiçbiri gerçek bir his taşımaz. Sanki bir rol oynuyormuş gibi devam eder hayat. Ve insan, kendi hayatının içinde bile kendine yabancılaşmaya başlar.
Bu yabancılaşma en çok ilişkilerde kendini gösterir. Birine yakın olduğunu düşünürsün ama aslında aranızda görünmeyen bir mesafe vardır. Konuşursun ama anlatamazsın, dinlersin ama hissedemezsin. Çünkü bağ dediğimiz şey sadece zaman geçirmekle kurulmaz. Gerçek bir bağ, ancak derin bir hisle oluşur. O his yoksa, her şey yüzeyde kalır. Ve yüzeyde kalan hiçbir şey uzun süre insanı tatmin etmez.
Zamanla insan, bu eksikliği farklı şeylerle doldurmaya çalışır. Daha fazla meşgul olur, daha fazla insan tanır, daha fazla şey yapar. Ama ne kadar çok şey eklerse eklesin, içindeki o boşluk değişmez. Çünkü eksik olan şey dışarıdan tamamlanabilecek bir şey değildir. Bu, insanın kendi içinde başlaması gereken bir süreçtir. Ve çoğu insan, bu süreci başlatmaktan korkar.
Çünkü derinleşmek, yüzleşmeyi gerektirir.
İnsan kendine gerçekten baktığında, neden bu kadar eksik hissettiğini de görür. Belki yeterince cesur olamamıştır, belki kendini korumak için geri çekilmiştir, belki de daha az hissetmenin daha güvenli olduğunu düşünmüştür. Ama bu güvenli alan, zamanla bir hapishaneye dönüşür. İnsan kendini korurken aslında kendini sınırlar. Ve o sınırlar, onu hayattan uzaklaştırır.
Bu yüzden bazı insanlar bir noktada durur ve kendine şunu sorar: “Ben gerçekten neyi yaşıyorum?” Bu soru basit gibi görünür ama cevabı insanın hayatını değiştirebilir. Çünkü çoğu insan yaşadığını zanneder ama aslında sadece var olmaktadır. Gerçek yaşamak ise var olmanın çok ötesinde bir şeydir. Hissetmek, bağ kurmak, derinleşmek… bunların hepsi gerçek yaşamın parçalarıdır.
İnsan, bu farkındalığa ulaştığında artık eskisi gibi devam edemez. Çünkü bir şeyi fark etmek, onu görmezden gelmeyi imkânsız hale getirir. Artık yarım olanı tam gibi yaşamaya çalışmak zor gelir. Yüzeyde kalmak, derinleşmekten daha yorucu hale gelir. Ve insan, kendini zor da olsa değiştirmek zorunda hisseder.
Ama değişim kolay değildir.
İnsan alıştığı şeylerden kolay kolay vazgeçemez. Güvende hissettiği alanı terk etmek, bilinmeyene adım atmak her zaman risklidir. Ama işin gerçeği şudur: İnsan, risk almadığı sürece büyüyemez. Kendini açmadan, kendini ortaya koymadan, gerçekten bir şeye bağlanmadan… tam anlamıyla yaşayamaz.
Bu noktada insanın karşısına bir seçim çıkar. Ya alıştığı gibi devam edecektir ya da gerçekten hissetmeyi göze alacaktır. Bu seçim, insanın hayatındaki en belirleyici kararlardan biridir. Çünkü bu karar, sadece bugünü değil, geleceği de şekillendirir.
Gerçekten hissetmeyi seçen insan, artık yüzeyde kalmaz. Daha dikkatli seçer, daha derin bağ kurar, daha gerçek yaşar. Belki daha fazla incinir ama aynı zamanda daha fazla hisseder. Ve insan, ne kadar incinse de, hissettiği sürece yaşadığını bilir.
Diğer tarafta ise alışkanlık vardır. Daha güvenli, daha risksiz ama aynı zamanda daha eksik bir hayat… Bu hayat, insanı korur gibi görünür ama aslında yavaş yavaş tüketir. Çünkü insanın ruhu, derinlik ister. Yüzeyde uzun süre kalamaz.
Zamanla insan şunu anlar: Eksik olan şey, dışarıda değil içindedir.
Ne kadar çok şey eklersen ekle, eğer içinde o derinlik yoksa hiçbir şey yeterli gelmez. Ama o derinliği bulduğunda, en basit şeyler bile anlam kazanır. Bir bakış, bir cümle, bir an… her şey daha gerçek, daha yoğun hissedilir.
Ve belki de en önemli fark şudur: İnsan artık sürüklenmez.
Nereye gittiğini bilir, ne hissettiğini anlar, neyi neden yaptığını fark eder. Bu farkındalık, insana bir yön kazandırır. Artık hayat onu oradan oraya savurmaz. Kendi yolunu çizer, kendi duygularını sahiplenir.
Ama bu noktaya gelmek, bir süreçtir. Kolay değildir, hızlı değildir… ama gerçektir.
İnsan bu sürecin sonunda şunu öğrenir:
Yarım yaşanan hiçbir şey, tam bir hayat etmez.
Ve insan ya gerçekten yaşar…
Ya da sadece zamanın geçmesini izler.
Bu yüzden mesele ne kadar uzun yaşadığın değil…
Ne kadar derin yaşadığındır.
Çünkü bazı insanlar yıllarca yaşar ama hiç yaşamaz…
Bazıları ise kısa sürede bile hayatın içinden geçer.
Ve aradaki fark, neye ne kadar kalpten bağlandıklarıdır.
İşte bu yüzden insan, kendine karşı dürüst olmalıdır. Neyi eksik yaşadığını, nerede kendini geri çektiğini, neden tam anlamıyla bağlanamadığını sorgulamalıdır. Çünkü bu soruların cevapları, insanı kendine götürür.
Ve insan kendini bulduğunda, artık ne eksik hisseder ne de sürüklenir.
Sadece yaşar…
Ama bu kez gerçekten.
Ve belki de insanın hayatında varabileceği en gerçek nokta tam da burasıdır: Kendine yalan söylemeden, hislerini küçültmeden, korkularının arkasına saklanmadan yaşayabilmek… Çünkü insan bir kez gerçekten hissetmenin ne demek olduğunu anladığında, artık eski yarım hâline geri dönemez. O eski alışkanlıklar, o eksik bağlar, o yüzeyde kalan duygular bir süre sonra ağır gelmeye başlar. İnsan, kendini kandırarak geçirdiği her anın aslında kendinden çaldığı bir zaman olduğunu fark eder. Ve bu farkındalık, onu ya daha derin bir hayata iter ya da tamamen kendi içine kapatır. Ama gerçek olan şudur: İnsan, ne kadar korkarsa korksun, ne kadar incinmiş olursa olsun, eğer bir gün gerçekten yaşamayı seçerse, o seçim bütün eksik parçaları anlamlandırmaya başlar. Çünkü hayat, yarım hissedenlere değil; kendini bütünüyle ortaya koyabilenlere gerçek yüzünü gösterir. Ve en sonunda insan şunu anlar: Sevgi, sadece bir duygu değil, bir varoluş biçimidir. Onu eksik yaşamak, kendini eksik bırakmaktır. Onu tam yaşamak ise, ne olursa olsun gerçekten yaşamış olmaktır. Çünkü günün sonunda insanın geriye dönüp baktığında kendine söylemek isteyeceği tek şey şudur: “Ben korkmadım, ben eksik bırakmadım, ben gerçekten hissettim.” Ve işte o zaman, geçen zaman sadece bir ömür değil… gerçekten yaşanmış bir hayat olur. Ahmet Tekin
Emircan MERAL
Genel Yayın Yönetmeni














