Tura Türk
HV
30 MART Pazartesi 01:53

Gizlenmek Zevktir, Bulunmamak Felaket

İnsan bazen kaybolmak ister. Gürültüden, kalabalıktan, beklentilerden, kendisine yüklenen bütün anlamlardan uzaklaşmak… Bir süreliğine görünmez olmak, kimsenin seni aramadığı...

Yaşam
Gizlenmek Zevktir, Bulunmamak Felaket

İnsan bazen kaybolmak ister. Gürültüden, kalabalıktan, beklentilerden, kendisine yüklenen bütün anlamlardan uzaklaşmak… Bir süreliğine görünmez olmak, kimsenin seni aramadığı, kimsenin senden bir şey beklemediği bir boşluğa sığınmak. Çünkü gizlenmek, ilk başta insana tuhaf bir huzur verir. Sanki dünya durmuş, herkes susmuş ve sadece sen kalmışsın gibi…

Gizlenmek bir kaçış değildir aslında, bir dinlenmedir. İnsan, kendini toparlamak için bazen geri çekilir. Herkesin arasında kaybolmaktansa, kendi içinde kaybolmayı tercih eder. Çünkü dış dünyanın karmaşası, içindeki sessizlikten daha yorucudur. Bu yüzden bazı insanlar kalabalıkların ortasında bile görünmez olmayı başarır. Oradadır ama yoktur. Dinler ama konuşmaz. Güler ama hissetmez.

Ve işte tam o noktada gizlenmek, bir alışkanlığa dönüşür.

İlk başta kısa süreli olur bu. Birkaç saat, belki birkaç gün… Sonra biraz daha uzar. İnsan, o sessizliğe alışmaya başlar. Kimsenin sormadığı, kimsenin karışmadığı, kimsenin dokunmadığı bir hayat… Dışarıdan bakıldığında eksik gibi görünür ama içeride bir düzen kurulmuştur. Kendi kendine yetmenin verdiği sahte bir güç hissi oluşur.

Ama işin en tehlikeli tarafı tam da burada başlar.

Çünkü insan, gizlendikçe bulunmamaya alışır. Ve bir süre sonra artık bulunmak istemediğini sanır. Oysa gerçek bambaşkadır. İnsan her zaman bulunmak ister. Anlaşılmak ister. Görülmek ister. Sadece yanlış yerlerde arandığı için, yanlış insanlar tarafından anlaşılamadığı için gizlenir.

Gizlenmek bir seçimdir. Ama bulunamamak… bir sonuçtur.

Ve o sonuç, çoğu zaman insanın tahmin ettiğinden çok daha ağırdır.

Başlarda kimse fark etmez yokluğunu. Zaten sen de fark edilmek istemezsin. Mesajlara geç cevap verirsin, bazen hiç vermezsin. Davetleri reddedersin, konuşmalardan kaçarsın. Yavaş yavaş kendini hayatın dışına alırsın. Kimseyi kırmadan, kimseyle kavga etmeden… sadece sessizce uzaklaşırsın.

Ama zaman geçtikçe bir şey değişir.

Artık gerçekten kimse sormamaya başlar.

İşte o an, gizlenmenin verdiği o kısa huzur yerini derin bir boşluğa bırakır. Çünkü insan, kendi isteğiyle geri çekildiğinde bunun kontrolünün kendisinde olduğunu düşünür. Ama bir noktadan sonra o kontrol kaybolur. Artık kimse seni aramaz, kimse seni merak etmez, kimse yokluğunu fark etmez.

Ve o an şunu anlarsın: Sen gizlenmedin… unutuldun.

İşte bulunmamak tam olarak budur.

İnsan, görünmez olmayı seçtiğinde bir süre sonra gerçekten görünmez hale gelir. Ve bu, başta sandığı kadar güzel bir şey değildir. Çünkü insan ne kadar yalnız kalmak isterse istesin, bir yerlerde var olduğunu bilmek ister. Birinin aklından geçmek, birinin kalbinde yer etmek ister.

Ama bulunamadığında, o bağ tamamen kopar.

Geceler daha uzun gelmeye başlar. Sessizlik artık huzur değil, bir yük haline dönüşür. İçinde konuşacak çok şey vardır ama anlatacak kimse yoktur. Ve insan, anlatamadığı her şeyle biraz daha ağırlaşır.

Bazen telefonuna bakarsın. Bir mesaj gelir mi diye değil… gelmediğini görmek için. Çünkü artık beklenti bile yerini kabullenişe bırakmıştır. O ekranın sessizliği, içindeki boşluğun bir yansıması gibidir.

Ve en acısı da şudur: İnsan, kendini bile bulamaz hale gelir.

Çünkü sürekli gizlenen biri, zamanla kim olduğunu unutmaya başlar. Gerçek duygularını bastıra bastıra, kendi içindeki sesi bile duyamaz hale gelir. Ne istediğini bilmez, ne hissettiğini tam olarak anlayamaz. Sadece bir boşlukta sürüklenir.

İşte bu yüzden gizlenmek zevktir… ama bulunmamak felakettir.

İnsan, yokluğa alıştığını sandığı anda aslında en çok var olmak ister. Ama geri dönmek o kadar kolay değildir. Çünkü insanlar senin yokluğuna alışmıştır. Hayat, sensiz de devam etmeyi öğrenmiştir. Ve sen geri dönmek istediğinde, bıraktığın yeri bulamazsın.

Bu da insanı en çok yoran şeydir.

Çünkü bazen insan, kendi yarattığı yalnızlığın içinde kaybolur.

Ve ne kadar çabalarsa çabalasın, o eski bağlantıları kuramaz. Her şey biraz yabancı, biraz uzak gelir. Sanki ait olduğun yer değişmiş gibidir. Ama asıl değişen sensindir.

Belki de en büyük yanılgı şudur: İnsan, kendini korumak için gizlendiğini sanır.

Oysa çoğu zaman kendinden kaçıyordur.

Kendi duygularından, kendi kırgınlıklarından, kendi gerçeklerinden… Kaçmak için sessizliğe sığınır. Ama kaçtığı şeyler, o sessizliğin içinde daha da büyür. Çünkü bastırılan her duygu, bir gün daha güçlü bir şekilde geri döner.

Ve o geri dönüş, insanı daha da derine çeker.

Bu yüzden bazı insanlar bir noktada durur. Kendine bakar. Ve şunu fark eder: Kaçmak çözüm değildir. Gizlenmek bir süreliğine iyi hissettirse de, uzun vadede insanı daha da yalnızlaştırır.

İşte o an, insan bir seçim yapmak zorunda kalır.

Ya tamamen kaybolacaktır…
Ya da yeniden görünmeyi göze alacaktır.

Görünmek kolay değildir. Çünkü görünmek, kırılmayı da beraberinde getirir. İnsan kendini açtığında, anlaşılmama ihtimaliyle karşı karşıya kalır. Reddedilmek, görmezden gelinmek, yanlış anlaşılmak… bunların hepsi mümkündür.

Ama buna rağmen görünmek gerekir.

Çünkü insan, ancak görünerek var olur.

Ancak anlaşılmaya çalışıldığında, gerçekten anlaşılabilir. Ancak risk aldığında, bir bağ kurabilir. Ve ancak kendini saklamayı bıraktığında, gerçek bir varlık hissi yaşayabilir.

Belki herkes seni anlamaz. Belki herkes seni fark etmez. Ama önemli olan herkes değildir zaten. Önemli olan, doğru insanların seni bulabilmesidir.

Ama bunun için önce senin görünmen gerekir.

Çünkü saklanan bir şey, bulunmaz.

Ve bulunmayan bir şey… zamanla unutulur.

İnsan unutulmak için yaratılmamıştır. İnsan, iz bırakmak ister. Birinin hayatında bir anlamı olsun ister. Ve bu, en temel ihtiyaçlardan biridir. Bu yüzden ne kadar kaçarsan kaç, ne kadar gizlenirsen gizlen… içindeki o bulunma isteği hiçbir zaman tamamen yok olmaz.

Sadece sessizleşir.

Ama bir gün, en beklenmedik anda yeniden ortaya çıkar.

Ve o gün geldiğinde, insan ya hayatına geri döner…
Ya da tamamen kaybolur.

İşte bu yüzden denge önemlidir.

Bazen geri çekilmek gerekir, evet. Bazen susmak, dinlenmek, kendini toparlamak gerekir. Ama tamamen kaybolmak… insanın kendine yapabileceği en büyük haksızlıktır.

Çünkü dünya, sen varsan anlamlıdır.

Ve sen, görünmeyi hak ediyorsun.

Belki herkes tarafından değil…
Ama doğru insanlar tarafından.

Bu yüzden gizlenmekten korkma…
Ama bulunmamaktan da kaç.

Çünkü bazı kayboluşlar geri dönüşsüzdür.

Ve insan, en çok da kendini kaybettiğinde…
Bir daha asla tam anlamıyla bulunamaz.

İşte tam da bu yüzden, mesele başkalarının seni bulup bulmaması değildir aslında. Asıl mesele, senin kendini ne kadar kaybettiğindir. Çünkü insan başkalarından uzaklaştığında hâlâ geri dönebilir, hâlâ yeniden bağ kurabilir, hâlâ yeni insanlar tanıyabilir. Ama kendinden uzaklaştığında, işte o zaman yolunu bulmak zorlaşır. Çünkü seni sana götüren yollar, dışarıda değil içeridedir. Ve o yolları kapatan da çoğu zaman yine sensin.

İnsan kendini yavaş yavaş kaybeder. Bir anda olmaz bu. Büyük bir kırılma anıyla değil, küçük vazgeçişlerle gerçekleşir. Bir gün içinden geldiği halde konuşmazsın. Bir gün gitmek istediğin bir yere gitmezsin. Bir gün hissettiğini bastırır, “boş ver” dersin. Ve o “boş ver”ler zamanla birikir. Her bastırdığın duygu, her ertelediğin düşünce, her susturduğun iç ses… seni senden biraz daha uzaklaştırır.

Sonra bir gün durup düşünürsün: “Ben ne zaman bu kadar sessiz oldum?” diye. Eskiden seni heyecanlandıran şeyler artık hiçbir şey ifade etmez. Eskiden seni kıran şeyler bile artık sadece “normal” gelir. Çünkü insan, alıştığını sanar ama aslında hissizleşir. Ve hissizleşmek, kaybolmanın en sessiz halidir.

Bu noktada insanın karşısına iki yol çıkar. Ya bu hali kabullenir ve kendinden uzak bir şekilde yaşamaya devam eder… ya da o kaybolmuş parçalarını aramaya başlar. Ama ikinci yol zordur. Çünkü insanın en çok korktuğu şeylerden biri, kendi gerçeğiyle yüzleşmektir. İçine bakmak, neyi neden hissettiğini anlamaya çalışmak, kaçtığın duygularla yeniden karşılaşmak… bunların hiçbiri kolay değildir.

Ama başka bir yol da yoktur.

Çünkü insan, kendine dönmeden iyileşemez. Kendini bulmadan hiçbir yere ait hissedemez. Ne kadar kalabalıkların içinde olursa olsun, ne kadar insanla çevrili olursa olsun… eğer kendine yabancıysa, her yerde yalnızdır.

İşte bu yüzden bazı insanlar bir noktada durur. Kaçmayı bırakır. Gizlenmeyi bırakır. Ve ilk defa gerçekten kendine bakar. Kırıldığı yerleri, sustuğu anları, vazgeçtiği duyguları tek tek hatırlar. Ve belki de ilk defa kendine şu soruyu sorar: “Ben gerçekten ne istiyorum?”

Bu soru basit gibi görünür ama cevabı çoğu zaman zordur. Çünkü insan, başkalarının beklentileriyle yaşamaya o kadar alışır ki, kendi isteklerini unutabilir. Ne hissettiğini değil, ne hissetmesi gerektiğini düşünür. Ne istediğini değil, ne yapması gerektiğini yaşar. Ve bu da insanı yavaş yavaş kendi hayatının dışına iter.

Ama o soru sorulduğu anda, bir şey değişir.

İnsan ilk defa kendi sesini duymaya başlar. Belki çok net değildir, belki hâlâ karışıktır ama oradadır. Ve o ses, seni tekrar sana çağırır. İşte o an, dönüş başlar. Kolay değildir, hızlı değildir ama gerçektir.

İnsan kendini yeniden bulurken, eskisi gibi olmaz. Daha temkinli olur, daha dikkatli… ama aynı zamanda daha gerçek olur. Artık herkese açılmaz, herkese güvenmez. Ama açıldığında gerçekten açılır. Güvendiğinde gerçekten güvenir. Çünkü neyin kaybettirdiğini öğrenmiştir.

Ve en önemlisi, artık kendini kaybetmenin ne demek olduğunu bilir.

Bu bilgi, insana bir sınır çizer. Neye evet diyeceğini, neye hayır demesi gerektiğini öğretir. Kimlerin hayatında kalması gerektiğini, kimlerin sadece bir geçiş olduğunu fark ettirir. Ve insan, ilk defa kendini korumayı öğrenir.

Ama bu korumak, eskisi gibi saklanmak değildir.

Bu, kendini bilerek yaşamak demektir.

Artık gizlenmezsin, sadece herkese görünmezsin. Artık kaçmazsın, sadece yanlış yerlerde kalmazsın. Artık susmazsın, sadece anlamayacak insanlara anlatmazsın. Bu fark küçük gibi görünür ama aslında her şeyi değiştirir.

Çünkü insan, kendini bulduğunda… artık bulunmak için çabalamaz.

Doğru insanlar zaten seni fark eder. Senin sessizliğini, senin bakışını, senin içindeki o derinliği… Ve ilk defa, anlaşılmak için kendini zorlamak zorunda kalmazsın. Olduğun gibi olmak yeter.

Belki geçmişte çok kez kayboldun. Belki çok kez yanlış yerlerde arandın, yanlış insanlar tarafından görülmedin. Ama bu, senin değersiz olduğun anlamına gelmez. Sadece henüz doğru yerde olmadığın anlamına gelir.

Ve insan, doğru yeri bulduğunda… kendini de bulur.

Ama bunun için önce şunu kabul etmek gerekir: Herkes seni bulmak zorunda değil. Herkes seni anlamak zorunda değil. Çünkü herkes senin derinliğine inemez. Bazı insanlar yüzeyde kalır, bazıları ise derine inmeye cesaret edemez.

Ama birileri vardır…

Onlar seni gerçekten görür.

Ve işte o zaman, gizlenmenin ne demek olduğunu unutursun. Çünkü ilk defa saklanmaya ihtiyaç duymazsın. İlk defa olduğun gibi var olmak yeterli gelir.

Ve belki de en güzel tarafı şudur: Artık kaybolmaktan korkmazsın.

Çünkü kendini bulmuş bir insan, nereye giderse gitsin…
Yolunu tekrar bulmayı bilir.

İşte bu yüzden mesele hiçbir zaman sadece kaybolmak ya da bulunmak değildir.

Mesele, kendini kaybetmeden var olabilmektir.

Ve bunu başardığında…
Artık ne gizlenmek zorunda kalırsın
Ne de bulunmamaktan korkarsın. Ahmet TEKİN

Emircan MERALEmircan MERAL

Genel Yayın Yönetmeni

YORUMLAR