Bazı hayaller vardır; insanın içinden sessizce doğar ama zamanla bütün varlığını ele geçirir. Önce küçük bir kıvılcım gibidir, fark edilmez. Sonra büyür, genişler, insanın bakışlarını değiştirir. Eskiden razı olduğu şeyler artık dar gelmeye başlar. Eskiden yeterli sandığı hayat, artık eksik görünür. Çünkü insanın içindeki hedef büyüdükçe, eski alışkanlıklar ona ait değilmiş gibi hissettirmeye başlar. İşte tam da bu noktada insanın önünde görünmeyen bir eşik belirir. O eşikten geçen kişi, artık eski hayatına aynı iştahla dönemeyecektir.
Aslan olmayı hayal eden bir kedi, farelerle mutlu olamaz. Çünkü mesele açlık değildir. Mesele, insanın kendine biçtiği kaderdir. Küçük hedeflerle yaşayan biri için küçük kazanımlar yeterlidir. Ama büyük bir hayat isteyen insan için küçük zaferler artık bir teselli değildir. Çünkü insan, neye layık olduğuna inanmaya başladığı anda değişir. O andan sonra eskiden onu tatmin eden şeyler, sadece geçici bir oyalama gibi görünür.
Birçok insanın hayatı bu çelişkinin içinde geçer. Büyük hayaller kurarlar ama küçük alışkanlıklardan vazgeçmezler. Güçlü olmak isterler ama konforlarını bırakmak istemezler. Zirveye ulaşmak isterler ama onları aşağıda tutan şeylerle bağlarını koparamazlar. Oysa insan aynı anda hem büyüyemez hem de kendini küçülten şeylere bağlı kalamaz. Çünkü büyümek, sadece yeni şeyler kazanmak değildir. Büyümek, aynı zamanda bazı şeyleri geride bırakmayı göze almaktır.
İnsan bazen fark etmeden kendi sınırlarının gardiyanı olur. Kendini koruduğunu zannederken aslında kendini durdurur. Güvende kalmayı seçerken, gelişmekten vazgeçer. Çünkü gelişim her zaman rahatsız edicidir. Yeni bir seviyeye ulaşmak, eski benliğin ölmesini gerektirir. Eski alışkanlıkların, eski korkuların, eski bağımlılıkların artık taşınamayacağını kabul etmeyi gerektirir. Ve bu, insanın verebileceği en zor kararlardan biridir.
Çünkü bazı şeyler zararlı olduğu için değil, tanıdık olduğu için hayatımızda kalır. İnsan, kendisine zarar veren alışkanlıklara bile sırf alıştığı için tutunabilir. Çünkü alışkanlıklar, insana sahte bir güven hissi verir. Oysa gerçek güven, insanın kendini aşma cesaretinde saklıdır. Tanıdık olanı bırakmak, bilinmeyene yürümeyi gerektirir. Ve bilinmeyen, her zaman korkutucudur.
Ama şunu anlamak gerekir: Büyük bir hayat, küçük bağımlılıkların üzerine kurulamaz.
Aslan, avını seçerken açlığını değil, doğasını dinler. Çünkü onun kimliği, seçimlerinde saklıdır. İnsan için de durum farklı değildir. İnsan, her gün yaptığı seçimlerle kim olduğunu inşa eder. Küçük tavizler, zamanla büyük sınırlara dönüşür. Küçük vazgeçişler, zamanla büyük kayıplara dönüşür. Ve insan bir gün dönüp baktığında, aslında kendi elleriyle kendini durdurduğunu fark eder.
En tehlikeli olan şey ise şudur: İnsan, küçük şeylerle yetinmeye alıştığında, büyük şeylere olan inancını kaybeder. Artık hayal kurmaz. Artık denemez. Artık risk almaz. Çünkü küçük bir hayat, insana sahte bir huzur sunar. Ama bu huzur, büyümenin düşmanıdır.
Oysa insanın içinde her zaman daha fazlası vardır. Daha güçlü bir benlik. Daha cesur bir karakter. Daha büyük bir kader.
Ama o benliğe ulaşmak için, insanın bazı iştahlarını kaybetmesi gerekir.
Bu, sadece fiziksel alışkanlıklarla ilgili değildir. Bu, zihinsel bağımlılıklarla ilgilidir. Sürekli onay arama ihtiyacını bırakmak gerekir. Sürekli güvende kalma arzusunu bırakmak gerekir. Sürekli ertelenen hayalleri ertelemeyi bırakmak gerekir. Çünkü insanı küçük tutan şey, çoğu zaman dış dünya değil, kendi içindeki sınırdır.
İnsan bazen kendi potansiyelinden korkar. Çünkü potansiyel, sorumluluk getirir. Güçlü olmak, yalnız kalmayı göze almayı gerektirir. Farklı olmak, anlaşılmamayı göze almayı gerektirir. Büyük olmak, eski çevrelerle uyumsuz hale gelmeyi gerektirir.
Ve bu yüzden birçok insan, aslında büyüyebilecekken büyümez. Çünkü büyümek, yalnızlaşmayı da beraberinde getirebilir.
Ama insan şunu anlamalıdır: Yalnızlaşmak, kaybetmek değildir. Yalnızlaşmak, dönüşmektir.
Her dönüşüm, bir ayrılıkla başlar. Eski alışkanlıklardan ayrılmak. Eski korkulardan ayrılmak. Eski kimlikten ayrılmak.
Çünkü insan, eski benliğiyle yeni kaderine ulaşamaz.
Bir noktadan sonra insanın kendine şu soruyu sorması gerekir: Ben gerçekten kim olmak istiyorum?
Bu sorunun cevabı, insanın hayatını belirler.
Eğer gerçekten güçlü olmak istiyorsan, seni zayıf tutan şeylerle vedalaşman gerekir. Eğer gerçekten büyük bir hayat istiyorsan, seni küçük tutan alışkanlıklardan vazgeçmen gerekir. Eğer gerçekten farklı olmak istiyorsan, herkesin yaptığı şeyleri yapmayı bırakman gerekir.
Çünkü kader, sıradan seçimlerin sonucu değildir. Kader, cesur vazgeçişlerin sonucudur.
İnsan bazen kazanmak için savaşmaz. İnsan bazen kazanmak için vazgeçer.
Vazgeçtiği şeyler, onun kim olacağını belirler.
Çünkü her vazgeçiş bir kayıp değildir. Bazı vazgeçişler, insanın kendini bulduğu andır.
Ve o an geldiğinde, insan artık eski iştahlarını tanımaz. Eskiden peşinden koştuğu şeyler artık anlamını yitirir. Çünkü insan değişmiştir.
Artık küçük zaferler onu heyecanlandırmaz.
Artık küçük hayatlar ona dar gelir.
Artık o, kim olduğunu hatırlamıştır.
Ve kim olduğunu hatırlayan bir insan, artık asla eski haline geri dönmez.
Çünkü bazı dönüşümler geri dönüşsüzdür.
Ve o andan sonra insan, farelerin peşinden koşmaz.
Çünkü artık kendisinin bir aslan olduğunu biliyordur.
İnsan bir gün gerçekten kim olmak istediğini fark ettiğinde, hayatındaki birçok şeyin aslında ona ait olmadığını da fark etmeye başlar. Bu fark ediş ani olmaz. Bir sabah uyanıp her şeyin değiştiğini hissetmez insan. Bu, yavaş yavaş gelen bir uyanıştır. Önce bazı şeylerden eskisi kadar keyif almadığını fark eder. Eskiden onu heyecanlandıran şeyler artık sıradan görünür. Eskiden peşinden koştuğu hedefler, artık onun ruhuna küçük gelir. Çünkü insanın içindeki büyüme, dış dünyadaki alışkanlıklarla çatışmaya başladığında, eski hayat artık dar gelmeye başlar. Ve işte o anda insan, farkında olmadan bir yol ayrımına gelir.
Bu yol ayrımı sessizdir. Kimse sana “Artık değişmelisin” demez. Kimse sana eski hayatının bittiğini ilan etmez. Ama sen hissedersin. İçinde bir huzursuzluk başlar. Bu huzursuzluk, eksiklikten değil; fazlalıktan doğar. Artık sana ait olmayan şeylerin fazlalığından. Sana küçük gelen düşüncelerin, sana dar gelen ilişkilerin, sana yakışmayan alışkanlıkların fazlalığından. İnsan, büyümeye başladığında ilk olarak bunu hisseder: Artık bazı şeyler ona ağır gelmeye başlar.
Çünkü büyümek, sadece yeni bir şey olmak değildir. Büyümek, artık eski şeyleri taşıyamamaktır.
Bir kedi, farelerin peşinden koşarken kendini güçlü hissedebilir. Çünkü o, bulunduğu dünyanın en hızlısıdır. En çevik olanıdır. En yetenekli olanıdır. Ama mesele hız değildir. Mesele, hedefin büyüklüğüdür. Çünkü insanın gücü, neyi yakalayabildiğiyle değil, neyin peşinden koşmayı seçtiğiyle ölçülür. Küçük hedeflerin ustası olmak, büyük hedeflerin yolcusu olmaktan daha kolaydır. Ama kolay olan, insanın kaderini büyütmez.
İnsan bazen yanlış zaferlerin içinde kaybolur. Kazandığını zanneder ama aslında sadece oyalanıyordur. Çünkü gerçek büyüme, insanı zorlayan hedeflerde saklıdır. Gerçek dönüşüm, insanın korktuğu yerlere doğru yürüdüğü an başlar. Ve bu yürüyüşte insan, ilk olarak kendi eski benliğiyle karşı karşıya kalır.
Eski benlik, her zaman güvenli olanı savunur. Risk almamayı söyler. Beklemeyi söyler. Ertelemeyi söyler. Çünkü eski benlik, alışkanlıkların ürünüdür. Alışkanlıklar ise değişimi sevmez. Değişim, alışkanlıkların sonudur.
Bu yüzden insan büyümeye karar verdiğinde, en büyük direnci dış dünyadan değil, kendi içinden görür.
Kendi zihni ona şunu fısıldar: “Şimdi değil.”
“Kendini riske atma.”
“Elindekiler yeterli.”
Ama insanın içinde başka bir ses daha vardır. Daha sessiz ama daha derin bir ses. Bu ses, insanın gerçek benliğidir. Bu ses, insanın kim olabileceğini bilir. Bu ses, insanın neye layık olduğunu bilir. Ve bu ses, asla küçük bir hayatla tatmin olmaz.
İnsan bu sesi susturmaya çalışabilir. Yıllarca görmezden gelebilir. Kendini oyalayabilir. Kendini meşgul edebilir. Ama o ses asla tamamen kaybolmaz. Çünkü o ses, insanın özüdür.
Ve bir gün, insan artık kaçamayacak kadar yorulduğunda, o sesi dinlemeye başlar.
İşte gerçek dönüşüm o anda başlar.
Bu dönüşüm dramatik değildir. Bir anda güçlü hissetmez insan. Bir anda korkusuz olmaz. Ama bir karar verir. Küçük ama kesin bir karar. Artık eski hayatına aynı şekilde devam etmeyecektir. Artık kendini küçülten şeylere aynı iştahla sarılmayacaktır. Artık sadece kolay olduğu için bir şeyin peşinden gitmeyecektir.
Bu karar, dışarıdan bakıldığında görünmez. Ama içeride, her şeyi değiştirir.
Çünkü insanın kaderi, büyük anlarda değil, küçük kararlarda şekillenir.
Her gün verdiği kararlar, onun kim olduğunu belirler. Her gün neye “evet” dediği, neye “hayır” dediği, onun karakterini inşa eder. Ve karakter, kaderin temelidir.
Bir insan, küçük alışkanlıklara bağlı kaldığı sürece büyük bir hayat yaşayamaz. Çünkü alışkanlıklar, insanın sınırlarını belirler. Eğer alışkanlıkların küçükse, hayatın da küçük olur. Eğer alışkanlıkların zayıfsa, karakterin de zayıflar. Ama eğer alışkanlıkların güçlü olursa, zamanla sen de güçlenirsin.
Bu yüzden aslan olmayı hayal eden bir kedi, sadece hayal kurmakla yetinemez. Kendini değiştirmek zorundadır.
Çünkü hayaller, fedakârlık ister.
Hayaller, vazgeçiş ister.
Hayaller, sabır ister.
Ve en önemlisi, hayaller kimlik değişimi ister.
İnsan, eski kimliğiyle yeni bir kader yaşayamaz.
Bu yüzden bazı alışkanlıkların ölmesi gerekir. Bazı bağımlılıkların sona ermesi gerekir. Bazı zayıflıkların terk edilmesi gerekir.
Bu kolay değildir.
Çünkü insan, en çok alıştığı şeyleri bırakmakta zorlanır.
Ama şunu anlamak gerekir: İnsan, bırakamadığı şeylerin toplamıdır.
Eğer insan küçük şeyleri bırakamıyorsa, büyük bir hayatı da taşıyamaz. Çünkü büyük bir hayat, büyük bir disiplin gerektirir. Büyük bir disiplin ise küçük zayıflıklara yer bırakmaz.
Bir noktadan sonra insan, seçim yapmak zorundadır.
Ya küçük zevklerin geçici rahatlığını seçecektir.
Ya da büyük bir hayatın zor ama anlamlı yolculuğunu seçecektir.
İkisi aynı anda mümkün değildir.
Çünkü büyümek, konforun düşmanıdır.
Konfor, insanı bulunduğu yerde tutar. Ona sahte bir güven verir. Ama aynı zamanda onu sınırlar. İnsan konfor alanında güvende hissedebilir, ama asla büyüyemez.
Büyümek için rahatsız olmak gerekir.
Büyümek için bilinmeyene yürümek gerekir.
Büyümek için başarısız olmayı göze almak gerekir.
Ve en önemlisi, büyümek için eski benliği geride bırakmak gerekir.
Bu süreçte insan bazen yalnız hisseder. Çünkü artık eski çevresiyle aynı dili konuşmaz. Eskiden paylaştığı şeyler artık ona anlamsız gelir. Eskiden ait olduğu yerler artık ona yabancı görünür.
Ama bu yalnızlık, bir kayıp değildir.
Bu yalnızlık, bir geçiştir.
İnsan, eski hayatıyla yeni hayatı arasında bir köprüde yürüyordur.
Ve bu köprüden geçmeden, yeni bir hayata ulaşamaz.
Birçok insan bu köprüden geri döner. Çünkü yalnızlık korkutucudur. Belirsizlik korkutucudur. Değişim korkutucudur.
Ama bazı insanlar yürümeye devam eder.
Çünkü onlar, kim olduklarını hatırlamıştır.
Onlar, neye layık olduklarını hatırlamıştır.
Ve bu hatırlayış, geri dönmelerine izin vermez.
İnsan bir kez kendi potansiyelini gördüğünde, artık küçük bir hayatla tatmin olamaz.
Çünkü artık bilir.
Artık kim olduğunu bilir.
Artık ne olabileceğini bilir.
Ve bu bilgi, insanı geri dönüşü olmayan bir yola sokar.
Bu yolda insan, birçok şey kaybeder.
Ama aslında kaybettiği şeyler, onu küçük tutan şeylerdir.
Kaybettiği şeyler, onun gerçek benliği değildir.
Kaybettiği şeyler, sadece eski alışkanlıkların gölgesidir.
Ve insan, o gölgelerden kurtuldukça hafifler.
Daha net düşünmeye başlar.
Daha güçlü hissetmeye başlar.
Daha kararlı yürümeye başlar.
Çünkü artık o, kim olduğunu inkâr etmiyordur.
Artık o, kendi kaderinden kaçmıyordur.
Ve insan kendi kaderiyle yüzleştiğinde, artık hiçbir şey eskisi gibi olmaz.
Çünkü kader, cesur olanları bekler.
Kader, vazgeçebilenleri bekler.
Kader, kim olduğunu hatırlayanları bekler.
Ve insan, sonunda şunu anlar:
Aslan olmak, bir anda gerçekleşen bir dönüşüm değildir.
Aslan olmak, her gün verilen küçük ama kararlı bir savaştır.
Her gün eski zayıflıklara karşı kazanılan küçük zaferlerdir.
Her gün kendini biraz daha aşmaktır.
Her gün, eski benliğinden biraz daha uzaklaşmaktır.
Ve bir gün insan geriye dönüp baktığında, artık eski kendisini tanıyamaz.
Çünkü o artık değişmiştir.
Artık o, farelerin peşinden koşan biri değildir.
Artık o, kendi kaderinin peşinden koşan biridir.
Ve kaderinin peşinden koşan bir insan, asla küçük bir hayatla yetinmez.
İnsan, bir gün gerçekten değişmeye başladığında bunu ilk olarak dış dünyada değil, kendi iç dünyasında hisseder. Bu his, ani bir aydınlanma gibi gelmez; daha çok sessiz bir farkındalık gibi yerleşir içine. Eskiden önem verdiği şeylerin artık aynı ağırlığı taşımadığını fark eder. Eskiden saatlerini verdiği uğraşlar, artık ona anlamsız görünmeye başlar. Bu, hayattan kopmak değildir; aksine hayata ilk kez gerçekten bağlanmaya başlamaktır. Çünkü insan, ancak yanlış hedeflerden uzaklaştığında doğru hedefleri görebilir. Ancak yanlış mücadeleleri bıraktığında gerçek savaşını fark edebilir. İşte bu fark ediş, insanın hayatındaki en önemli kırılma noktalarından biridir. Çünkü o andan sonra insan artık eski alışkanlıklarıyla yeni bir hayat kuramayacağını anlar.
Birçok insan, büyümek istediğini söyler ama büyümenin gerektirdiği fedakârlıkları kabullenmek istemez. Güçlü olmak ister ama disiplinin yalnızlığından korkar. Büyük bir hayat yaşamak ister ama küçük zevklerinden vazgeçemez. Oysa gerçek şu ki, insanın kaderi arzularıyla değil, vazgeçebildikleriyle şekillenir. Çünkü vazgeçmek, zayıflık değildir. Vazgeçmek, seçmektir. İnsan, neyi bıraktığıyla kim olacağını belirler. Eğer küçük hedeflerin rahatlığını bırakmazsa, büyük hedeflerin ağırlığını taşıyamaz. Çünkü büyük bir kader, küçük alışkanlıkların üzerine inşa edilemez.
İnsan bazen kendi potansiyelinin en büyük düşmanı olur. Çünkü konfor, insana sahte bir huzur verir. Onu güvende hissettirir ama aynı zamanda onu sınırlar. Konfor alanı, insanın büyümesini engelleyen görünmez bir kafestir. Bu kafesin en tehlikeli yanı ise, dışarıdan bakıldığında güvenli görünmesidir. İnsan bu kafeste zarar görmez belki, ama asla dönüşemez. Asla kim olabileceğini keşfedemez. Çünkü dönüşüm, rahatsızlığın içinde doğar. Değişim, belirsizliğin içinde büyür.
Bir kedinin farelerin peşinden koşması doğaldır. Bu, onun doğasına uygundur. Ama mesele doğa değildir. Mesele, kaderdir. Çünkü kader, insanın doğduğu yerle değil, yürümeyi seçtiği yönle ilgilidir. İnsan doğası gereği küçük hedeflerle yetinebilir. Ama ruhu, her zaman daha fazlasını ister. İçinde sürekli daha büyük bir hayatın çağrısını hisseder. Bu çağrı bazen bir huzursuzluk olarak gelir, bazen bir boşluk hissi olarak, bazen de açıklayamadığı bir özlem olarak. İnsan bu hissi bastırmaya çalışabilir. Kendini oyalayabilir. Kendini meşgul edebilir. Ama o çağrı asla tamamen kaybolmaz. Çünkü o çağrı, insanın kim olması gerektiğini hatırlatan sestir.
Bu sesi duyan insan artık eski hayatına aynı şekilde devam edemez. Çünkü artık bilir. Artık küçük zaferlerin büyük bir hayat yaratmayacağını bilir. Artık yanlış mücadelelerin onu doğru yere götürmeyeceğini bilir. Ve bu bilgi, insanın içindeki en güçlü dönüşümün başlangıcıdır. Çünkü insan, gerçeği bir kez gördüğünde, artık ona sırtını dönemaz.
Bu süreçte insanın karşılaştığı en büyük zorluk, dış dünyayla değil, kendi alışkanlıklarıyladır. Çünkü alışkanlıklar, insanın görünmeyen zincirleridir. İnsan çoğu zaman bu zincirleri fark etmez bile. Onlarla yaşamaya alışır. Onları kimliğinin bir parçası zanneder. Ama gerçekte alışkanlıklar, insanın kim olduğunu değil, kim olmaktan kaçındığını gösterir. Eğer insan her gün aynı zayıflıklara teslim oluyorsa, bu onun kaderi değildir. Bu sadece onun seçtiği bir konfordur.
Gerçek güç, insanın kendine karşı verdiği savaşta ortaya çıkar. Başkalarını yenmek kolaydır. Onları geride bırakmak mümkündür. Ama insanın kendi zayıflıklarını yenmesi, çok daha derin bir mücadeledir. Çünkü bu savaşın tanığı yoktur. Alkışı yoktur. Övgüsü yoktur. Bu savaş, insanın kendi içinde, kendi sessizliğinde gerçekleşir. Ve bu savaşın sonucu, insanın kim olacağını belirler.
İnsan her gün küçük bir seçim yapar. Ya eski benliğine sadık kalır, ya da yeni benliğine doğru bir adım atar. Bu seçim çoğu zaman dramatik değildir. Küçük görünür. Önemsiz gibi hissedilir. Ama zamanla bu küçük seçimler, insanın kaderini inşa eder. Çünkü kader, büyük kararların değil, küçük tekrarların sonucudur.
Birçok insan büyük bir hayat hayal eder ama küçük bir disiplinle yaşamaya devam eder. Bu çelişki, insanın içindeki en büyük engellerden biridir. Çünkü hayaller, sadece istekle gerçekleşmez. Hayaller, dönüşüm gerektirir. Ve dönüşüm, fedakârlık ister. İnsan, eski kimliğini geride bırakmadan yeni bir kimlik inşa edemez.
Bu noktada insanın kendine sorması gereken en önemli soru şudur: Gerçekten kim olmak istiyorum? Bu soru basit görünür ama cevabı, insanın tüm hayatını değiştirebilir. Çünkü bu sorunun cevabı, insanın neyi bırakması gerektiğini de ortaya çıkarır. Eğer insan gerçekten büyümek istiyorsa, artık onu küçük tutan alışkanlıklarla bağını koparmak zorundadır.
Bu kopuş kolay değildir. Çünkü insan, en çok alıştığı şeylere bağlıdır. Ama büyüme, alışkanlıkların ötesine geçmeyi gerektirir. İnsan, alıştığı hayatı bırakmadan, hayal ettiği hayata ulaşamaz. Bu yüzden bazı şeylerin sona ermesi gerekir. Bazı alışkanlıkların ölmesi gerekir. Bazı kimliklerin geride bırakılması gerekir.
Bu bir kayıp gibi hissedilebilir. Ama gerçekte bu bir kayıp değildir. Bu bir dönüşümdür. Çünkü insan, bıraktığı her zayıflıkla birlikte biraz daha güçlenir. Bıraktığı her korkuyla birlikte biraz daha özgürleşir. Bıraktığı her küçük hedefle birlikte biraz daha büyür.
Zamanla insan şunu fark eder: Güç, dışarıdan gelen bir şey değildir. Güç, içeride inşa edilen bir şeydir. Her gün verilen küçük kararlarla büyür. Her gün gösterilen küçük disiplinlerle güçlenir. Ve bir gün insan geriye dönüp baktığında, artık eski kendisini tanıyamaz. Çünkü o artık değişmiştir.
Artık o, kolay olanı seçen biri değildir. Artık o, konforun peşinden giden biri değildir. Artık o, kendi kaderinden kaçan biri değildir. O artık, kim olması gerektiğini kabul eden biridir.
Ve insan, kim olması gerektiğini kabul ettiğinde, hayat onun için değişmeye başlar. Çünkü artık o, farelerin peşinden koşan bir kedi değildir. Artık o, kendi içindeki aslanı uyandıran biridir.
İnsan, hayatının bir noktasında durup geriye baktığında, aslında en büyük savaşlarının dış dünyada değil, kendi içinde yaşandığını fark eder. O ana kadar karşısına çıkan engelleri, insanların davranışlarını, şartların zorluğunu suçlamış olabilir. Ama zaman geçtikçe, gerçeğin çok daha derin bir yerde olduğunu anlar. Çünkü insanın önündeki en büyük engel çoğu zaman başkaları değil, kendisidir. Kendi korkuları, kendi alışkanlıkları, kendi vazgeçişleri… İnsan bazen yenilmez çünkü yeterince güçlü değildir; bazen yenilir çünkü yeterince kararlı değildir. Ve bu fark, insanın hayatını değiştiren en acı ama en dürüst farkındalıklardan biridir.
Çünkü gerçek şu ki, insan her gün kim olacağına yeniden karar verir. Bu karar büyük sözlerle verilmez. Kimse sabah uyandığında aynaya bakıp “Bugün kaderimi değiştireceğim” demez. Ama insan, küçük seçimleriyle kaderini sessizce şekillendirir. Ertelediği bir adım, susturduğu bir cesaret, vazgeçtiği bir mücadele… Bunların hepsi, insanın kim olacağını belirler. Ve çoğu insan bunun farkına bile varmadan, kendi potansiyelinin altında bir hayat yaşamaya razı olur. Çünkü büyük olmak, sadece hayal etmek değil; o hayalin gerektirdiği bedeli ödemeyi kabul etmektir.
İnsan bazen kendi içinde iki farklı sesle yaşar. Biri ona kalmasını söyler. Güvende kalmasını. Risk almamasını. Bildiği hayatın dışına çıkmamasını. Diğeri ise gitmesini söyler. Denemesini. Düşse bile yeniden kalkmasını. O ikinci ses her zaman daha sessizdir. Ama daha gerçektir. Çünkü o ses, insanın korkularından değil, potansiyelinden doğar. Ve insan hayatı boyunca bu iki ses arasında seçim yapar. Ya korkularının sınırları içinde kalır, ya da potansiyelinin bilinmezliğine doğru yürür.
Bu yürüyüş kolay değildir. Çünkü büyümek, yalnızlaşmaktır. İnsan değiştikçe, eski alışkanlıklarıyla arasına mesafe girer. Eskiden kendisini rahat hissettiren ortamlar artık dar gelmeye başlar. Eskiden normal gelen şeyler artık anlamsız görünür. Bu değişim, insanı bir süre boşlukta hissettirebilir. Çünkü artık ne eski halidir, ne de tamamen yeni hali. Ama işte tam o boşluk, insanın yeniden doğduğu yerdir. Çünkü insan, en çok eski benliği ile vedalaşırken büyür.
Bir gün gelir, insan artık kendini oyalayan şeylere karşı iştahını kaybeder. Eskiden saatlerini verdiği uğraşlar artık ona zaman kaybı gibi görünür. Eskiden peşinden koştuğu şeyler artık ona küçük gelir. Bu küçümseme değildir. Bu, farkındalıktır. Çünkü insan büyüdükçe, enerjisinin ne kadar değerli olduğunu anlar. Artık her şeye yetişmeye çalışmaz. Her fırsatın peşinden koşmaz. Her çağrıya cevap vermez. Çünkü bilir ki, gerçek güç, her şeye evet demek değil; doğru olan şey için hayır diyebilmektir.
İnsan, kaderinin büyüklüğünü fark ettiğinde, artık küçük mücadelelerle oyalanamaz. Çünkü artık bilir ki, zaman sınırlıdır. Enerji sınırlıdır. Ve hayat, yanlış savaşlara harcanamayacak kadar değerlidir. Bu yüzden insan, seçici olmayı öğrenir. Neye odaklanacağını, neyi geride bırakacağını, ne için mücadele edeceğini öğrenir. Bu öğreniş, insanı sert yapmaz. Bu öğreniş, insanı net yapar. Çünkü netlik, gücün en saf halidir.
Ve zamanla insan şunu anlar: Aslan olmak, bir anda gerçekleşen bir dönüşüm değildir. Bu, her gün verilen küçük ama kararlı seçimlerin sonucudur. Her gün biraz daha disiplinli olmak, biraz daha cesur olmak, biraz daha kararlı olmak… Bu küçük adımlar, zamanla insanın kimliğini değiştirir. Çünkü insan, bir günde değişmez. Ama bir gün, değişmiş olur.
O gün geldiğinde, insan artık kendini kanıtlamaya ihtiyaç duymaz. Artık başkalarının onayına ihtiyaç duymaz. Artık kim olduğunu anlatmak zorunda kalmaz. Çünkü kim olduğu, zaten yaptığı seçimlerde görünür. Sessizliğinde görünür. Duruşunda görünür. Vazgeçtiklerinde ve vazgeçmediklerinde görünür.
Ve insan o noktaya ulaştığında, artık anlar: Mesele hiçbir zaman fareleri yakalamak değildi. Mesele, kendi içindeki aslanı uyandırmaktı. Mesele, küçük zaferlerle oyalanmak değil, büyük bir kimliğe dönüşmekti. Mesele, başkalarının verdiği sınırlar içinde yaşamak değil, kendi sınırlarını aşmaktı.
Çünkü insanın gerçek kaderi, konforunda saklı değildir. İnsan, en güçlü haline ancak kendinden vazgeçmeyi reddettiğinde ulaşır. En gerçek haline, korkularına rağmen yürüdüğünde ulaşır. Ve en büyük dönüşümünü, artık küçük kalmayı kabul etmediği anda yaşar.
O andan sonra hayat hâlâ zordur. Mücadele hâlâ vardır. Belirsizlik hâlâ vardır. Ama artık insan farklıdır. Artık o, kim olduğunu hatırlayan biridir. Artık o, ne için yürüdüğünü bilen biridir. Artık o, kendi kaderinden kaçmayan biridir.
Ve belki de insanın hayatındaki en büyük zafer şudur: Bir gün dönüp geriye baktığında, artık eski kendisi olmadığını görmek. Artık küçük korkuların yön verdiği biri olmadığını görmek. Artık kendi gücünden şüphe eden biri olmadığını görmek.
Çünkü bazı dönüşümler sessiz olur. Kimse fark etmez. Kimse alkışlamaz. Ama insan bilir.
Artık o, farelerin peşinden koşan biri değildir.
Artık o, kim olduğunu hatırlayan biridir. Ahmet Tekin
Emircan MERAL
Genel Yayın Yönetmeni















