Prof. Dr. Ahmet Kuru hocamız ile gazeteci Nevşin Mengü’nün programını izleyince; ülkelerin bugün yaşadığı savaşların, sömürünün, hegemonyanın, geri kalmışlığın, despotluğun; dinî kılıfların, dogmaların ve geleneklerin arkasındaki sebeplere bakınca, yönetimlerin devletleri nasıl rayından çıkardığını görmek mümkün. Kendilerine katkılarından dolayı teşekkür ediyorum. Emekleri, ızdırabı yaşayan toplumları uyarır mı bilmem; ancak sebebi bilinmeyen acıların şifası olmaz. Dileğim, uyuyan enfiye toplumlarının uyanmasına vesile olmasıdır.
Rejimler; halkını ekonomik yönden, sanatta, ilimde, fende, refahta ve adalette memnun edemediklerinde teokratik bir düzenle otoriteye yönelirler. Din kullanılarak toplum bir “enfiye toplumu” hâline getirilir. Cehaleti körükleyen bu düzen, aklın ve keşfin önüne geçer. Rejimin köleleri, despot yönetimin aktörlerine hizmet etsin, “evetçi” olsun; sorgulamasın, “hayırcı” olmasın diye bir düzen kurulur. Böylece mankurtlaşan bir toplum inşa edilir. Sıkıntı da tam burada başlar.
Bu durumda sivilleşme, hür basın ve özgürlükler yok edilir. “Hayır” diyebilen düşünürler, sanatçılar, siyasetçiler ve muhalifler tasfiye edilir. Kurumlar yasallıktan çıkarılır. Adalet üretmeyen hukuk ve yargı, rejime bağımlı hâle getirilerek onun bir aracı olur. Bu ortamlarda akıl, bilim, hukuk, demokrasi ve ahlak yeşermez. İşkencelerin, kirli ilişkilerin, soygunların ve gayrimeşru işlerin hiyerarşik bir alanı inşa edilir.
Rejimin esaretine giren halk, gerçeklere düşman kesilir. Bu rejimler tabanlarını ahlaksızlaştırarak kendi suçlarına ortak ederler. Zihinler boş bırakıldığında korkunun esiri, dirençsiz bir toplum yaratılır. Huzur şartlara bağlanır; tercihler akılla değil, despotlara uyarak belirlenir.
Bu durumlarda rejim, ayakta kalabilmek için sürekli yeni senaryolar üretir. “Beka sorunu”, “dış düşman”, “din elden gidiyor” gibi toplumu manipüle edecek söylemler körüklenir. Yanlış bilgiler, yanlış adamlarla; rejimin yaltakçı haberci ve bağımlı unsurları aracılığıyla yayılır. Her alanda düşmanlıklar, kinler, nefretler ve kutuplaşmalar üretilir.
Karaman’da İstiklal Marşı’nın Arapça okunması tesadüf değildir. Razı olmak, kötülüğe onay vermek ve kadercilik körüklenir. Bu planlar kimilerini kuruturken kimilerini yeşertir. İnanç ile anlama ve sorgulama arasındaki bağ koparılır. Kirli bilgiler her alanı kaplar.
Geçmişin filmleriyle bugünü yaşatmak teşvik edilir. Her alanda taklitler öne çıkar. Gelenekler, bugüne göre sorgulanmadan modernitenin önüne geçirilir; bu da düşmanlığı körükler. Aklın seçtiği yollar yok edilir, tutsak akılların kalabalık üzerindeki etkisi artar. Kişilikler kaybedildiğinde başkalarının oyunculuğu onaylanır. Kendi kimliğini kaybeden bir toplum, başkasının gölgesinde yaşamaya mecbur kalır.
Bir toplumun felaketi, kirli rejime uyumla başlar. En tehlikeli sömürge, zihinleri işgal eden sömürü düzenidir. İktidarı ele geçirmek için oynanan rol ile iktidarı ele geçirdikten sonraki rol çoğu zaman değişir ve despotluğa dönüşür.
Stefan Zweig’in “Vicdan Zorbaya Karşı” eserinde, iktidara gelen Jean Calvin’in muhaliflerini diri diri yaktırması hatırlardan çıkıyor mu? Oysa Calvin’i yönetime getirenler de onunla birlikte hareket etmişti.
İran’da da Humeyni’yi devrimle iktidara getirenler arasında bulunan sol kesim daha sonra dışlanıp yok edilmedi mi? Benzerini ülkemizde yaşamıyor muyuz? Güç elimizden gitmesin diye her yol mübah sayılmıyor mu?
Bir devlet kendi halkını ezerek, zulüm yaparak ve adaletsizliğe göz yumarak iç barışı sağlayabilir mi? Bu anlayışın insanlığa faydası olmaz. “Balık baştan kokar” sözünün anlamı da budur.
Bu despotluktan kurtulmanın yolu; aklın, bilimin, hukukun ve demokrasinin yeniden inşasından geçer. Milletini yakanlar, bir gün kendilerini de yakarlar. Aklın yolu çözüm üretmektir; sorun yaratmak değil. Kemal ALBAYRAK






















