Eğer Siz Beni Tanıyorsanız, Ben Size İzin Verdiğim İçin Tanıyorsunuz

İnsanların seni tanıdığını sanması çoğu zaman büyük bir yanılgıdır. Çünkü tanımak, görmek değildir; duymak hiç değildir.

Yaşam 1425768 kez okundu.

Eğer Siz Beni Tanıyorsanız, Ben Size İzin Verdiğim İçin Tanıyorsunuz
Advert

İnsanların seni tanıdığını sanması çoğu zaman büyük bir yanılgıdır. Çünkü tanımak, görmek değildir; duymak hiç değildir. Tanımak, bir insanın hangi kelimeleri sakladığını, hangi suskunlukları bilinçli seçtiğini, hangi duvarları neden ördüğünü bilmeyi gerektirir. Çoğu insan, bir yüz görür ve onun tamamı olduğunu zanneder. Birkaç cümle duyar, bir iki anıya şahit olur ve “ben onu tanıyorum” deme cüretini gösterir. Oysa gerçek şudur: Eğer siz beni tanıyorsanız, bu benim size izin verdiğim kadardır. Fazlası değil.

İnsan, kendini herkese açmaz. Açmamalıdır da. Çünkü herkesin merakı iyi niyetli değildir. Bazıları seni anlamak için değil, çözmek için yaklaşır. Bazıları içini bilmek ister ama derdi bağ kurmak değil, güç kazanmaktır. Bu yüzden insan, zamanla öğrenir: Kendini anlatmak bir erdem değil, doğru kişiye anlatmak bir bilgeliktir. Herkes senin hikâyeni hak etmez. Herkes senin iç dünyana giremez. Bazı kapılar kilitli kalmalıdır ki içerdeki düzen bozulmasın.

İnsanların seni tanıdığını sandığı yer, aslında senin gösterdiğin sahnedir. Gülümsediğin kadarını bilirler, sustuğun kadarını duyarlar. Ama gecenin en sessiz saatlerinde kendinle yaptığın konuşmaları bilmezler. Bir karar alırken kaç kez vazgeçtiğini, güçlü dururken içinden kaç kere yıkıldığını fark etmezler. Çünkü sen, onları o odaya hiç almadın. Ve bu bir eksiklik değil, bir tercihtir.

Bazı insanlar seni “mesafeli” bulur. Çünkü her düşünceni paylaşmazsın. Bazıları seni “soğuk” zanneder. Çünkü her duygunu açmazsın. Oysa bu soğukluk değil; sınırdır. İnsan, yaşadıkça anlar ki sınırı olmayanın değeri de olmaz. Kendini herkese açan, bir süre sonra kendine bile yabancılaşır. Bu yüzden akıllı insan, kimlere ne kadar görüneceğini seçer. Çünkü görünürlük, her zaman anlaşılmak değildir.

İzin vermek, zayıflık değildir. Aksine büyük bir güçtür. İnsan, kimi hayatına alacağını, kimi hayatının dışında tutacağını bilmelidir. Herkes seninle aynı derinliğe inemez. Herkes senin yükünü taşıyamaz. Herkes senin sessizliğini anlayamaz. Bu yüzden bazı insanlara sadece yüzey gösterilir. Derinlik, seçilmiş bir alandır. Ve o alan, kalabalık kaldırmaz.

Birinin seni tanıdığını iddia etmesi, senin kendinle kurduğun bağdan daha güçlü değildir. Çünkü sen, kendini bile zamanla tanırsın. İnsan, her yaşadığında değişir. Bugün susmayı seçtiğin şey, yarın konuşmak isteyebilirsin. Dün affettiğini bugün sınır dışına alabilirsin. Bu değişim, tutarsızlık değil; farkındalıktır. Ve bu farkındalığı herkesle paylaşmak zorunda değilsin.

Bazıları senin hakkında çok şey bildiğini zanneder ama bilmez: En gerçek hâlin, kimse yokken ortaya çıkar. Kimse seni izlemiyorken verdiğin tepkilerdir seni sen yapan. Alkış yokken doğru kalabilmektir asıl sınav. Ve işte tam bu noktada, seni gerçekten tanıyanların sayısı azalır. Çünkü çoğu insan, senin duruşunu değil; gösterini merak eder.

Eğer biri seni gerçekten tanıdığını söylüyorsa, durup düşün. Ona gerçekten izin verdin mi? Yoksa o, gördüğü kırıntılardan bir hikâye mi uydurdu? İnsanların seni tanıması değil, seni yanlış tanıması yorar insanı. Çünkü yanlış tanınmak, görünmez bir yük taşımak gibidir. Kendini açıklamak zorunda kalırsın. Oysa insan, sürekli kendini anlatmak zorunda kalıyorsa, yanlış çevrededir.

Gerçek bağlar sessiz kurulur. Büyük cümlelerle değil, küçük davranışlarla anlaşılır. Seni gerçekten tanıyan insan, sen anlatmadan anlar. Sen konuşmadan hisseder. Sen düşmeden tutar. Ve o insanlara zaten kendini saklamazsın. Çünkü bilirsin: Onlar seni tüketmez, tamamlar.

Sonuçta herkes seni tanıdığını sanabilir ama gerçek çok nettir: İnsan, sadece izin verdiği kadar görünür. Geri kalanı içerde kalır. Ve içerde kalan şeyler, seni sen yapan en kıymetli parçalardır. Herkese açılmayan, herkesin bilmediği, herkesin dokunamadığı… İşte insanın gerçek değeri tam da oradadır.

İnsan kendini gizlemez aslında; insan kendini korur. Bu koruma çoğu zaman yanlış anlaşılır. Sanki saklanan bir şey varmış gibi bakılır, sanki arkada bir oyun dönüyormuş gibi yorumlanır. Oysa mesele saklamak değil, seçmektir. Herkes her bilgiye, her duyguna, her kırılganlığına erişmemelidir. Çünkü erişim, sorumluluk doğurur. Ve çoğu insan, kendisine verilen bu sorumluluğun ağırlığını taşıyabilecek kadar olgun değildir.

İnsan, zamanla şunu öğrenir: Herkesle aynı dili konuşmak zorunda değilsin. Bazı insanlarla yüzeyde kalmak bir nezakettir. Derine inmemek bazen saygıdır. Çünkü herkes seninle aynı yerden bakmaz hayata. Senin için anlamlı olan bir suskunluk, başkası için boşluk olabilir. Senin için kutsal olan bir yara, başkası için dedikodu malzemesine dönüşebilir. İşte bu yüzden insan, kalbini herkese açmaz; çünkü kalp yanlış ellerde incinir.

Tanındığını zanneden insanlar genellikle seni en çok izleyenlerdir, en çok anlayanlar değil. Nerede güldüğünü bilirler ama neden güldüğünü bilmezler. Nerede sustuğunu fark ederler ama sustuğunda içinden neler geçtiğini asla anlayamazlar. Çünkü izlemek başka bir şeydir, hissetmek başka. Hissetmek için yakınlık gerekir. Yakınlık ise zamanla ve emekle kurulur, merakla değil.

Bazı insanlar senin hakkında çok konuşur. Seni çözümlediklerini, seni anladıklarını iddia ederler. Oysa insan, kendini bile her gün yeniden çözer. Bugün güçlü hissettiğin yerde yarın yorulabilirsin. Bugün vazgeçtiğin şey yarın yeniden anlam kazanabilir. İnsan sabit değildir. Değişen bir varlığı tek bir tanıma hapsetmek, onu hiç tanımamaktır aslında.

İzin vermek aynı zamanda bir ölçüdür. Kimin hangi mesafede duracağını belirleyen görünmez bir çizgidir. Herkesle aynı mesafede duran insan, sonunda herkese yabancılaşır. O yüzden bazılarına sadece selam verilir, bazılarına hâl hatır sorulur, bazılarına ise sessizlik emanet edilir. Sessizlik, her insana verilmez. Çünkü sessizlik, güven ister.

İnsanlar çoğu zaman kendilerine açılan kapının değerini bilmez. İçeri girdiklerinde bakınırlar ama görmezler. Dinlerler ama duymazlar. Sonra da “onu tanıyorum” derler. Oysa tanımak, bilgi sahibi olmak değildir. Tanımak, bir insanın sınırlarını ihlal etmemektir. Tanımak, anlatmadıklarını zorlamamaktır. Tanımak, bilmediğin yerde susabilmektir.

Bazen insan, kendini yanlış tanıyanlardan uzaklaştıkça hafifler. Daha az anlatır, daha az açıklar, daha az savunur. Çünkü anlar ki doğru insan, açıklamaya ihtiyaç duymaz. Yanlış insan ise ne kadar anlatırsan anlat, seni kendi algısına göre yeniden yazar. Ve insan, başkasının zihninde yanlış bir karakter olmaktansa, kendi dünyasında sessiz kalmayı seçer.

Gerçek yakınlık, büyük paylaşımlarla kurulmaz. Küçük sadakatlerle büyür. Zor bir anda yanında kalan, sen sustuğunda seni zorlamayan, sen konuştuğunda seni yarım dinlemeyen insanlar… İşte onlara zaten izin vermene gerek kalmaz. Kapı kendiliğinden açılır. Çünkü bazı insanlar kapıyı çalmaz, anahtarla gelir.

İnsan kendini korudukça yalnızlaşmaz; aksine sadeleşir. Hayatından gidenler azalır ama kalanlar anlam kazanır. Kalabalıklar çekilir, bağlar netleşir. Ve o noktada şunu fark edersin: Herkes seni tanımak zorunda değil. Herkes seni bilmek zorunda hiç değil. Sen, sadece kendin olmaya mecbursun.

Ve belki de en büyük huzur şudur: Seni gerçekten tanıyanların sayısı azdır ama yeterlidir. Gerisi sadece uzaktan bakanlardır. Onlar görür ama dokunamaz. Bilir ama anlayamaz. Çünkü sen, onlara o izni hiç vermedin.

İnsan bir noktadan sonra şunu fark eder: Kendini herkese anlatmaya çalışmak, kendini tüketmenin en sessiz yoludur. Çünkü her anlatım, biraz daha eksiltir insanı. Her açıklama, biraz daha savunmaya iter. Oysa güçlü olan, kendini anlatan değil; kendini taşıyabilendir. Taşımak, anlatmaktan daha ağırdır ama daha onurludur. Herkes yükünü gösterir, azı gerçekten taşır.

Hayat, insanın önüne sayısız karşılaşma çıkarır. Kimisi kısa sürer, kimisi iz bırakır. Ama iz bırakmak için derinliğe ihtiyaç vardır. Derinlik ise aceleye gelmez. O yüzden bazı insanlar seni yıllardır tanıdığını söylerken, bazıları birkaç sessizlikte seni çözer. Süre değil mesele; dikkat meselesidir. İnsan, ancak dikkat ettiğini tanır.

Kendini korumayı öğrenen insan, başkalarının beklentilerinden yavaş yavaş sıyrılır. Artık herkese aynı yüzü göstermez. Gülüşünü bile seçerek kullanır. Çünkü gülmek de bir davettir. Herkes davetli değildir. Bazıları sadece uzaktan bakmalıdır. Yaklaşmak, her insanın hakkı değildir; bazen bir ayrıcalıktır.

İnsanlar çoğu zaman senin açık olmadığın yerleri merak eder. Merak, çoğu zaman hayranlıktan değil; kontrol isteğinden doğar. Bilmek isterler ki hükmedebilsinler. Oysa senin bilinmeyen tarafların, senin özgürlüğündür. Herkesin bilmediği bir yanın varsa, hâlâ kendine aitsin demektir.

Zamanla şunu da öğrenirsin: Herkes sana ulaşamadığında seni eksik sanır. Oysa ulaşamamak, her zaman yetersizlik değildir. Bazen bu, bilinçli bir mesafedir. Mesafe, insanın kendine koyduğu bir sınırdır. Ve sınırı olan insan, savrulmaz. Her rüzgârda yön değiştirmez. Her sese kulak vermez.

İnsan, kendini anlatmadığında yanlış anlaşılmayı göze alır. Ama yanlış anlaşılmak, yanlış yaşamaktan daha ucuzdur. Çünkü açıklama yaparak herkesin algısını düzeltmeye çalışmak, insanı kendi merkezinden uzaklaştırır. Oysa merkezini kaybeden biri, ne kadar anlatırsa anlatsın boşlukta konuşur.

Bazı insanlar seni çözdüğünü sanır çünkü seni basit yerlerinden yakalamıştır. Oysa insan, en karmaşık hâlini kimseye göstermez. Karmaşa, güven ister. Ve güven, çok nadir bir bağdır. Herkesle kurulmaz. Kurulmamalıdır da. Çünkü güven, yanlış kişide ağır bir yüktür.

İnsan kendine ait alanlar bıraktıkça güçlenir. Herkesin giremediği odalar vardır içinde. O odalar, insanın kendisiyle baş başa kaldığı yerlerdir. Orada maske yoktur, rol yoktur, izah yoktur. Sadece gerçek hâl vardır. Ve insan, o hâlini koruyabildiği sürece dağılmaz.

Bir noktadan sonra şunu da anlarsın: Seni gerçekten tanıyanlar, seni değiştirmeye çalışmaz. Seni olduğu yerde kabul eder. Ne eksiltir ne abartır. Ne düzeltmeye kalkar ne yüceltir. Olduğun gibi kalmana izin verir. Çünkü tanımak, dönüştürmek değildir; tanımak, dokunmadan bilmektir.

Ve işte tam burada mesele netleşir: Herkes seni tanıyamaz. Çünkü herkes senin kadar derin değildir. Herkes senin kadar susamaz. Herkes senin kadar bekleyemez. Sen, kendini herkese açmadığın için eksik değilsin. Aksine, kendini seçtiğin için tamamsın.

İnsan bir süre sonra kendini anlatmamayı bilinçli bir tercih hâline getirir. Bu bir küslük değildir, bir kaçış hiç değildir; bu, insanın kendi iç düzenini koruma çabasıdır. Çünkü herkes her şeyi bilmek ister ama çok azı bildiğini taşıyabilecek olgunluğa sahiptir. Herkese açılan kapılar zamanla aşınır, herkesin girdiği odalar anlamını yitirir. O yüzden insan, bazı kapıları kapalı tutarak aslında kendini ayakta tutar. Bu kapalılık bir gizem yaratmak için değil, kendini dağıtmamak içindir. Herkesin bilmediği yanların olması, insanın kendine duyduğu saygının bir göstergesidir.

Zaman ilerledikçe insan şunu fark eder: Sessizliği yanlış yorumlayan çoktur ama sessizliğin ne demek olduğunu anlayan azdır. Susmak, anlatacak bir şeyin olmaması değildir; susmak, her şeyi herkesle paylaşmama iradesidir. İnsan, kendini sakladığı yerlerden değil; kendini harcadığı yerlerden yara alır. O yüzden artık her merak edilen soruya cevap verilmez, her uzanan ele el uzatılmaz. Çünkü insan, kendini korumayı öğrendiğinde başkalarının beklentileriyle yaşamaktan vazgeçer. Beklentiler ağırdır; taşınmazsa ayıplanır, taşınırsa ezdirir.

Bazıları seni çözemedikçe seni küçültmeye çalışır. Anlamadığını basitleştirir, ulaşamadığını değersizleştirir. Oysa çözülmeyen şey her zaman karmaşık değildir; bazen sadece mesafelidir. Mesafe, insanın kendini koruma biçimlerinden biridir ve bu biçim, en az açık olmak kadar onurludur. Herkesle samimi olmak zorunda değilsin, herkesle derinleşmek de. Çünkü samimiyet ucuzladığında anlamını kaybeder. Herkese aynı yakınlık verildiğinde, yakınlık diye bir şey kalmaz.

İnsan kendini anlatmadıkça başkalarının seni nasıl gördüğüyle de ilgilenmemeyi öğrenir. Çünkü bilirsin ki seni gerçekten görenler, zaten açıklamaya ihtiyaç duymaz. Seni anlamak isteyen, kelimelerin arkasına bakar; seni yargılamak isteyen ise sadece söylediğin cümlelerle yetinir. O yüzden anlatmak yerine yaşamak, savunmak yerine susmak, açıklamak yerine yoluna devam etmek daha ağır ama daha doğru bir tercihtir. İnsan, kendini ispat etmeye çalıştığı an zayıflar; kendini koruduğu an güçlenir.

Ve günün sonunda şu netleşir: Eğer biri seni tanıyorsa, bu senin kendini açtığın kadardır. Daha fazlası değil. Çünkü insan, izin vermediği hiçbir yerde gerçek hâliyle görünmez. Bu bir kibir değildir; bu, sınırdır. Sınırı olan insan savrulmaz, tükenmez, kaybolmaz. Herkes seni tanıyamaz ama bu bir eksiklik değil; bu, bir denge hâlidir. Kendini herkese açmayan insan, kendini kimseye borçlu hissetmez. Ve belki de asıl özgürlük tam olarak budur.

İzin Verilmeyen Yerde Tanınmak Diye Bir Şey Yoktur

İnsan çoğu zaman yanlış anlaşılmaktan değil, herkes tarafından anlaşılmak zorunda bırakılmaktan yorulur. Çünkü herkesin seni tanıma iddiası, seni tüketen bir baskıya dönüşür. Oysa insan, kendini parça parça açmak zorunda değildir; herkesin eline aynı anahtarı vermek zorunda hiç değildir. Tanınmak sanıldığı kadar masum bir şey değildir, bazen bir işgaldir. İnsan, sınır koymadığında hayatına giren herkes kendinde söz hakkı bulur. Ne hissettiğine karışır, neden sustuğunu sorgular, neden değiştiğini yargılar. Oysa her değişim açıklanmaz, her sessizlik savunulmaz. Bazı hâller vardır ki sadece sahibine aittir.

İzin vermek, pasif bir durum değildir; aksine güçlü bir karardır. Kime ne kadar açılacağını bilmek, insanın kendini tanımasının en net göstergesidir. Herkes seni tanıdığını sandığında, aslında seni hiç kimse tanımıyordur. Çünkü gerçek tanınmak, yüzeyde olanı bilmekle değil; derinde olana saygı duymakla mümkündür. Bazı insanlar seni çözemedikçe daha çok konuşur, daha çok yorum yapar. Halbuki bilmedikleri şey şudur: Sen suskunluğunla bile sınır çiziyorsundur. Herkesin anlayabileceği bir hayat yaşamak zorunda değilsin. Anlaşılmak bir ihtiyaç olabilir ama herkese anlaşılır olmak bir zorunluluk değildir.

İnsan zamanla şunu öğrenir: Kendini herkesin anlayacağı şekilde yaşarsan, kendine yabancılaşırsın. Çünkü herkesin beklentisine göre şekillenen bir hayat, sahibini kaybeder. Bu yüzden bazı insanlar seni “uzak” bulur, “soğuk” der, “değiştin” diye fısıldar. Aslında değişen sen değil, erişim mesafendir. Eskiden kolay ulaşılan bir yerde dururken şimdi seçici olmayı öğrenmişsindir. Bu bir savunma değil, bir farkındalıktır. İnsan, kendini korumayı öğrendiğinde bazı kapıları sessizce kapatır. Gürültü çıkarmadan, hesap sormadan, açıklama yapmadan.

Ve belki de en önemlisi şudur: Seni gerçekten tanıyanlar, senden daha fazlasını istemez. Sınırlarını zorlamaz, suskunluğunu kişisel algılamaz, mesafeni saygıyla karşılar. Çünkü bilirler ki insan, ancak izin verdiği yerde gerçektir. Zorla tanınan bir insan, kendisi olmaktan vazgeçer. Ama kendi alanını koruyan insan, her şeye rağmen kendisi kalır. Ve bu, herkesin başarabileceği bir şey değildir.

İnsan hayatının bir noktasında şunu fark eder: Herkesin her şeyi bilmesi, yakınlık değil; çoğu zaman bir tür kontrol arzusudur. İnsanlar seni tanıdıklarını söyledikçe, senden sürekli aynı kişi olmanı beklerler. Aynı tepkileri vermeni, aynı şekilde düşünmeni, aynı yerde durmanı isterler. Oysa insan dediğin şey durağan değildir. Yaşadıkça değişir, kırıldıkça sessizleşir, öğrendikçe geri çekilir. Bu değişim bazılarını rahatsız eder çünkü seni eski hâlinle tanımak onlara daha kolay gelmiştir. Yeni hâlin ise emek ister; anlamak ister; sabır ister. İşte tam da bu yüzden herkes seni tanımayı hak etmez. Çünkü herkes anlamaya niyetli değildir.

Bazen insan, kendini anlatmayı bırakır. Çünkü anlatmanın çoğu zaman bir karşılığı yoktur. Ne kadar çok açıklarsan, o kadar çok yanlış anlaşılabileceğini fark edersin. Cümlelerin eksiltilir, niyetin çarpıtılır, duygun başka yerlere çekilir. O noktada insan susmayı seçer. Bu suskunluk bir küslük değil, bir koruma biçimidir. Kendi iç dünyanı, herkesin ayakkabısıyla girip dolaşabileceği bir alan olmaktan çıkarırsın. Çünkü her gelen, iz bırakır. Ve bazı izler, silinmez.

İnsan kendine ait olanı saklamayı öğrendiğinde hafifler. Herkesle aynı hikâyeyi paylaşmak zorunda olmadığını fark ettiğinde özgürleşir. Çünkü bazı yaşanmışlıklar, anlatıldığında küçülür. Bazı duygular, dillendirildiğinde sıradanlaşır. Oysa insanın iç dünyası, sıradanlığa tahammül etmez. Herkesin bilmesi gerekenler vardır, bir de sadece senin taşıyabileceğin gerçekler. İkisini ayıramayan insan, zamanla kendini kaybeder. Bu yüzden mesafe bazen soğukluk değil; bilgeliktir.

Ve şunu da öğrenirsin zamanla: Seni gerçekten tanıyanlar, senden fazlasını talep etmez. Her anını bilmek istemez, her suskunluğuna bir anlam yüklemez. Seni çözmeye çalışmazlar; seni olduğun yerde kabul ederler. Çünkü bilirler ki insan, izin verdiği kadar görünür. Zorla açılan hiçbir kapının ardında gerçek bir yakınlık yoktur. Gerçek olan, saygıyla bekleyene kendiliğinden açılır.

Belki de bu yüzden insan büyüdükçe daha az konuşur, daha az anlatır ama daha çok hisseder. Kendini herkesin anlayabileceği bir dile çevirmek yerine, kendine sadık kalmayı seçer. Ve bu seçim, yalnız kalmayı da göze almayı gerektirir. Ama insan şunu bilir: Yanlış anlaşılmaktansa, eksik tanınmak daha onurludur. Çünkü herkesin bildiği biri olmak değil mesele; doğru kişilerin bildiği biri olmaktır. Ve bu, sessizce verilen en güçlü kararlardan biridir.

İnsan, kendini saklamayı öğrendiğinde aslında başkalarından kaçmaz; kendine yaklaşır. Çünkü sürekli anlatan insan, bir süre sonra neyi neden anlattığını da unutur. Herkes bilsin diye paylaşılan hayatlar, bir noktadan sonra sahibine ait olmaktan çıkar. İnsan, başkalarının yorumlarıyla şekillenen bir karaktere dönüşür. Oysa insanın en sahici hâli, kimsenin bakmadığını sandığı anlarda ortaya çıkar. Kendiyle baş başa kaldığında, hiçbir rol oynamak zorunda olmadığında… İşte orada kim olduğunu gerçekten görür. Ve o hâl, çoğu zaman kalabalıkların tanıdığı hâlden çok daha derindir.

Bazı insanlar seni tanıdığını iddia eder ama aslında sadece sana dair bir fikir taşır. O fikir, zamanla değişmez; sen değişsen bile yerinde durur. Onlar seni değil, seni tanıdıklarını sandıkları hâli severler. Bu yüzden sen büyüdükçe, uzaklaştıklarını hissedersin. Çünkü sen artık onların bildiği cümlelerle konuşmuyorsundur. Yeni sorular sorar, eski cevapları reddedersin. Bu reddediş bir isyan değildir; sadece içsel bir ilerlemedir. Ama herkes ilerlemeye eşlik edemez. Bazıları geride kalır ve seni suçlar. Oysa suç, değişmekte değil; değişene tahammül edememektedir.

İnsan, kendine ait sınırları netleştirdiğinde ilk başta yalnızlıkla karşılaşır. Çünkü sınırlar, herkesi içeride tutmaz. Ama zamanla anlarsın ki bu yalnızlık bir kayıp değil, bir ayıklamadır. Hayatından çıkan her insan, eksilme değildir. Bazıları gürültüdür; çıktıklarında sessizlik gelir. Ve o sessizlikte insan kendi sesini duyar. Ne istediğini, neye tahammül edemediğini, neyi bir daha taşımayacağını… İşte o an, insan gerçekten büyür. Kimsenin bilmesine gerek olmayan kararlar alır ve onları sessizce uygular.

Bazı gerçekler vardır ki açıklanmaya ihtiyaç duymaz. İnsan, her adımını savunmak zorunda değildir. Her suskunluğunu açıklamak, her mesafeyi gerekçelendirmek zorunda da değildir. Çünkü açıklama çoğu zaman bir ikna çabasıdır. Oysa insan, kendini ispatlamak için yaşamaz. Kendini tanımak için yaşar. Ve kendini tanıyan insan, başkalarının yanlış anlamalarına eskisi kadar takılmaz. Çünkü bilir: Anlayan zaten anlar, anlamayan içinse hiçbir cümle yeterli değildir.

Zamanla insan şunu da fark eder: Herkese açık olan hiçbir şey kıymetli kalmaz. Herkesin bildiği sırlar, herkesin dokunduğu duygular, herkesin yorumladığı hayatlar… Bunların hepsi yıpranır. İnsan, kendine ait olanı korudukça derinleşir. Ve derin insanlar, her zaman az anlaşılır. Ama az anlaşılmak, yanlış yaşamak değildir. Aksine, kendi doğrularına sadık kalmanın bedelidir. Ve bu bedeli ödeyebilen insanlar, sonunda kendileriyle barışır.

Belki de mesele, herkes tarafından tanınmak değil; kendin tarafından tanınmaktır. Çünkü insan, kendini tanımadıkça başkalarının tanımaları bir anlam taşımaz. Seni tanıdığını söyleyenlerin sayısı değil, seni gerçekten görenlerin varlığı önemlidir. Ve onlar her zaman azdır. Ama az olan şeyler, genelde en gerçek olanlardır.

Sessiz Seçimler, Yüksek Duvarlar

İnsan bir noktadan sonra hayatını açıklamalarla değil, seçimlerle kurar. Kime ne kadar yaklaşacağını, nerede duracağını, neyi içine alıp neyi dışarıda bırakacağını sessizce belirler. Bu seçimler yüksek sesle ilan edilmez; çünkü gerçek kararlar alkış beklemez. İnsan kendini korumayı öğrendiğinde, herkesin her şeye erişemeyeceğini de kabul eder. Herkesle paylaşılan hayat, insana ait olmaktan çıkar. Bu yüzden bazı kapılar kapanır, bazı mesafeler kalıcı olur. Dışarıdan bakıldığında soğukluk gibi görünen bu hâl, aslında içsel bir düzenlemedir. İnsan, her gireni ağırlamak zorunda olmadığını anladığında hafifler. Ve o hafiflik, ruhun kendine açtığı en güvenli alandır.

İnsan, hayatının belli bir yerinde fark eder: Herkesin her hâline açıklama yapmak zorunda değildir. Çünkü açıklamak, bazen kendini savunmaktır; savunmak ise çoğu zaman gereksiz bir yorgunluk. İnsan kendini tanıdıkça, susmanın bir kaçış değil; bilinçli bir duruş olduğunu anlar. Her soruya cevap vermemek, her meraka kapı açmamak, her bakışı içeri almamak… Bunlar bir kopuş değil, bir korunma biçimidir. Çünkü insan, kendini herkese açtığında eksilir. Oysa kendini seçerek paylaştığında derinleşir.

Hayat, insanı zamanla öğretir: Herkes seni anlamak istemez, bazıları sadece bilmek ister. Bilmek ise anlamaktan çok daha yüzeysel bir ihtiyaçtır. Bu yüzden insan, kimlerin gerçekten dinlediğini; kimlerin sadece kulak misafiri olduğunu ayırt etmeyi öğrenir. Gerçek dinleyici, kelimelerin arasını duyar. Yüzeyde kalanlar ise sadece söylenenle yetinir. İşte bu ayrım yapıldığında, insan iç dünyasının anahtarını herkese vermekten vazgeçer. Çünkü her anahtar verilen kapı, bir gün izinsiz açılabilir.

İnsanların seni tanıdığını sanması, seni gerçekten bildikleri anlamına gelmez. Çoğu kişi senin sadece izin verdiğin kadarını bilir. Geri kalan kısım, sessizliğin içinde saklıdır. İnsan bazen bilerek eksik anlatır kendini. Çünkü tamamı, herkese ağır gelir. Herkes senin yükünü taşıyacak kadar güçlü değildir. Bu yüzden bazı hikâyeler yarım kalır, bazı cümleler ağızdan çıkmaz, bazı duygular içerde tutulur. Bu bir saklama değil, bir dengeleme hâlidir. İnsan kendini korumayı öğrendiğinde, içindeki kırılganlığı da daha uzun yaşatır.

Zamanla şunu da öğrenirsin: Sana en çok soru soranlar, seni en az tanıyanlardır. Gerçek yakınlık, merakla değil; sezgiyle kurulur. Gerçek bağlar, açıklama istemez. Çünkü his, kelimeden önce gelir. Bu yüzden bazı insanlarla uzun uzun konuşmadan da anlaşabilirsin. Bazılarıyla ise ne kadar konuşursan konuş, aradaki mesafe kapanmaz. İnsan bu farkı anladığında, kiminle derinleşeceğini daha iyi seçer. Ve bu seçim, onu yalnızlaştırmaz; aksine daha sahici bir çevre kurmasını sağlar.

İnsan, kendine sınır koymayı öğrendiğinde bencilleşmez; aksine netleşir. Herkese her hâlini gösteren biri, zamanla kendini kaybeder. Çünkü herkesin beklentisine göre şekil almak, insanı ortasız bırakır. Oysa sınır, insanın kendine çizdiği bir saygı çizgisidir. Bu çizgi aşıldığında, içerde bir şeyler sessizce kırılır. Ve en tehlikelisi de budur: Sessiz kırılmalar. Kimse fark etmez ama insanın iç dünyasında derin izler bırakır.

Bazı insanlar seni “değiştin” diye suçlar. Oysa sen değişmezsin; sadece artık herkese aynı mesafeden bakmamayı öğrenirsin. Herkesin sana ulaşabildiği yerde durmazsın. Çünkü her erişim, hak edilmiş değildir. İnsan bunu fark ettiğinde, kendini anlatma ihtiyacı da azalır. Artık yanlış anlaşılmak, eskisi kadar canını yakmaz. Çünkü bilirsin: Seni gerçekten bilenler, sessizliğinde de seni tanır.

İnsan, kendini anlatmaktan vazgeçtiğinde, hayat onu anlatmaya başlar. Davranışların, seçimlerin, vazgeçişlerin konuşur. Kimseye kendini ispatlamaya çalışmadığında, yükün hafifler. Çünkü ispat çabası, insanı sürekli başkalarının terazisine çıkarır. Oysa insan, kendi terazisinde durduğunda daha dengelidir. Herkesin onayına ihtiyaç duymadan yaşamak, içsel bir özgürlüktür. Bu özgürlük, yalnızlıkla karıştırılır çoğu zaman. Oysa bu yalnızlık değil; seçilmiş bir sakinliktir.

Zaman geçtikçe insan şunu da anlar: Herkes senin hayatına dahil olamaz, herkes senin hikâyenin bir parçası değildir. Bazıları sadece bir cümleliktir, bazıları bir paragraf bile etmez. Ve bu kötü bir şey değildir. Herkes her hikâyede başrol olamaz. İnsan bunu kabul ettiğinde, hayal kırıklıkları da azalır. Beklentiler netleşir. Kimden ne bekleyeceğini bilmek, ruhu rahatlatır.

Kendini herkese açmamak, duvar örmek değildir. Bu, kapıları kilitlemek değil; kimin anahtarı taşıyacağını seçmektir. İnsan bazen susarak anlatır, geri çekilerek gösterir, mesafe koyarak korur. Çünkü her şey söylenmez, her duygu paylaşılmaz. Bazı şeyler yaşanır ve orada kalır. Ve insan, bu seçimi yaptığında daha güçlü durur. Daha sakin, daha net, daha sağlam…

Sonunda şunu anlarsın dostum: Eğer insanlar seni tanıyorsa, bu senin verdiğin bir izindir. Kimse, sen izin vermeden senin derinliklerine inemez. Ve bu izin, bir zayıflık değil; bilinçli bir tercihtir. Çünkü insan, kendini herkesin değil; doğru kişilerin bilmesini ister. Ve doğru kişiler, zaten fazla soru sormaz. Sessizliğini bile anlayabilenlerdir.

Sessizliğinle Bile Anlaşıldığın Yerde Kal

Bazı hikâyeler anlatılarak değil, yaşanarak tamamlanır. Bazı cümleler vardır; noktası konmaz, sadece susularak bitirilir. Çünkü insanın kendini en doğru anlattığı an, konuşmayı bıraktığı andır. Her şey söylendiğinde değil; söylenecek çok şey varken susulduğunda anlaşılır. Hayat da tam olarak böyle öğretir insana: Herkes konuşur, herkes anlatır, herkes kendini bir yere koymaya çalışır. Ama çok az insan, kim olduğunu savunmaya gerek duymadan durabildiği yerdedir. İşte o yer, insanın gerçekten kendisi olduğu yerdir.

Zaman geçtikçe şunu fark edersin: Seni herkes tanımaz, tanıyamaz. Çünkü herkesin sana dair bildiği şey, senin izin verdiğin kadardır. İnsan, kendini açtığı kadar görünür, kapattığı kadar korunur. Herkesle her şey paylaşılmaz; her soruya cevap verilmez; her meraka kapı açılmaz. Bu bir gizem yaratma çabası değil, bir sınır bilincidir. İnsan, sınırları kadar güvendedir. Ve sınırlarını bilen insan, kendini anlatmak için bağırmaz. O, sessizliğin içinden anlaşılmayı seçer.

Hayat sana şunu öğretir: Çok anlatanlar genelde az yaşar. Çok açıklayanlar, çoğu zaman kendini ikna etmeye çalışır. Oysa gerçekten yaşayan insanın, kendini ispat etmeye ihtiyacı yoktur. O, ne olduğunu anlatmaz; ne olmadığını bilir. Herkesin içine girdiği tartışmalara girmez, her söylenene cevap vermez, her yanlış anlaşılmayı düzeltmez. Çünkü bilir ki; her şey açıklanmaz, her gerçek savunulmaz, her suskunluk zayıflık değildir. Bazı suskunluklar, insanın kendine olan saygısından doğar.

Zor günler bu yüzden öğreticidir. Çünkü insanın çevresindeki kalabalığı sessizce ayıklar. Kim gerçekten yanında, kim sadece iyi gün hatırası… Kim sen sustuğunda seni duyar, kim sesin kesilince yok olur… İşte bunlar, insanın kendini tanıdığı anlardır. O anlarda anlarsın ki; yanında kalanlar seni tanıyanlar değil, seni anlayanlardır. Anlamak ise kelimelerle olmaz; duruşla olur, bekleyişle olur, susarken bile vazgeçmemekle olur.

Bir noktadan sonra insan, kendini anlatmayı bırakır. Çünkü anladığını anlar, anlamadığını da zorlamaz. Herkesle aynı yerde duramayacağını kabul eder. Bazıları seni yüzeyde tanır, bazıları derinliğine iner, bazıları ise sadece uzaktan bakar. Ve bu doğaldır. Herkes senin iç dünyana giremez. Herkes seninle aynı yükü taşıyamaz. Herkes senin yaşadıklarını anlamak zorunda değildir. İnsan bunu kabullendiği anda hafifler. Çünkü beklentiler azaldıkça, hayal kırıklıkları da azalır.

Gerçek güç, herkesin seni anlamasını istememekte saklıdır. Herkesin seni onaylamasına ihtiyaç duymamakta… Herkesin senin tarafında olmasını beklememekte… İnsan, kendi tarafında durmayı öğrendiğinde yalnız kalmaz; aksine kendine yaklaşır. Çünkü en zor yalnızlık, kalabalıklar içinde kendinden uzak kalmaktır. En derin huzur ise, sessizce kendinle yan yana yürüyebilmektir.

Bir gün fark edersin ki; artık her şeyi anlatma ihtiyacı duymuyorsun. Ne yaşadığını, ne hissettiğini, neye kırıldığını, neyi affettiğini… Çünkü bazı şeyler anlatıldığında değer kaybeder. Bazı duygular, sadece yaşandığında anlamlıdır. İnsan, her şeyini ortaya döktüğünde hafiflemez; bazen daha da savunmasız kalır. O yüzden susmak, bazen kendini saklamak değil; kendini korumaktır.

Zamanla çevrende kalan insanlar azalır ama netleşir. Az ama sahici olur. Gürültülü değil, derin olur. Kalabalık değil, güvenilir olur. Ve sen anlarsın ki; önemli olan çok insan tarafından bilinmek değil, doğru insanlar tarafından bilinmektir. Seni gerçekten tanıyanlar, zaten sen konuşmasan da bilir. Seni gerçekten anlayanlar, zaten senden açıklama beklemez. Çünkü gerçek bağlar, cümleyle değil; hissiyatla kurulur.

Hayat ilerledikçe şunu da öğrenirsin: Herkes her şeyi hak etmez. Herkes senin hikâyeni dinlemeyi hak etmez. Herkes senin yaralarına dokunamaz. Bazı insanlar sadece dışarıdan bakar, bazıları sadece konuşur, bazıları ise gerçekten görür. Görmek, dikkat ister; emek ister; samimiyet ister. Herkes bu yükü taşıyamaz. O yüzden insan, kendini herkese açmamalıdır. Kendini seçici anlatmak, kibir değil; bilinçtir.

Bir yerde durmayı öğrenirsin. Ne kendini anlatma çabasında, ne de başkalarının seni anlamasını bekleyerek… Olduğun yerde durursun. Doğru bildiğin gibi yaşar, yanlış bildiğin yerden uzak durursun. Kimsenin seni onaylamasına muhtaç olmazsın. Çünkü artık bilirsin: İnsan, kendini tanıdığında başkalarının tanımasına ihtiyaç duymaz. Kendi iç sesini duyduğunda, dışarıdaki gürültü anlamsızlaşır.

Ve belki de en önemlisi şudur: Kendini korumayı öğrendiğinde, kaybetmeyi de göze alırsın. Herkes kalmaz, herkes anlamaz, herkes seninle aynı yolda yürümez. Ama kalanlar, zaten kalması gerekenlerdir. Gidenler ise, zaten yük olmaya başlamışlardır. İnsan, bunu kabullendiğinde güçlenir. Çünkü kaybetmek her zaman eksilmek değildir; bazen fazlalıklardan kurtulmaktır.

Sonunda şuraya varırsın: Seni tanıyanlar, sen izin verdiğin kadar tanır. Seni anlayanlar, sen anlatmadan da anlar. Seni gerçekten bilenler ise, sen sustuğunda bile yanındadır. Gerisi gürültüdür. Geçicidir. Hatırdır. Hayat, insanı en çok burada olgunlaştırır. Kendini anlatmadan var olabildiğin yerde…

Ve işte tam da bu yüzden, insan kendini herkese açmak zorunda değildir. Herkese anlatmak zorunda değildir. Herkese göstermek zorunda hiç değildir. Çünkü bazı şeyler sadece sahibinde güzeldir. Ve insan, kendini saklayabildiği kadar değerlidir.

Ve yazımı son sözümle bitiriyorum: "İzin verdiğim kadar tanırsın beni gerisi zaten sizin zannettikleriniz" Ahmet Tekin

Neler Söylendi?
DİĞER HABERLER
Gerçek Lüks Görünmez Olandır

Gerçek Lüks Görünmez Olandır

20-01-2026 - Yaşam

Zor Günler İnsana İki Şey Öğretir: Sabır ve Kimin Gerçekten Yanında Olduğu

Zor Günler İnsana İki Şey Öğretir: Sabır ve Kimin Gerçekten Yanında Olduğu

16-01-2026 - Yaşam