Bir kâğıt, dünyanın en masum yüzeyidir. Üzerine yazılan her şeyi sessizce kabul eder; doğruyu da, yanlışı da, yarımı da, yalanı da. Bir kâğıda tarih yazılır, borç yazılır, sevda yazılır, itiraf yazılır. Bir kâğıt savaş emrini de taşır, barış mektubunu da. İnsanlar imzalarını atar, kaderlerini bağlar, sözlerini mühürler. Ama ne kadar uğraşılırsa uğraşılsın, bir kâğıda tam olarak yazılamayan tek şey vardır: insanın kendisi. Çünkü insan, satıra sığmaz; çünkü insan, tanımın içine kapatılamaz; çünkü insan, anlatıldıkça eksilen değil, anlatıldıkça çoğalan bir varlıktır. Bu yüzden bir kâğıda her şey yazılabilir, ama sen yazılamazsın. Sen, ancak yaşanırsın.
İnsan kendini anlatmaya çalıştığında çoğu zaman eksik anlatır. Kendini tarif eden cümleler ya fazla iddialıdır ya da fazla savunmacı. “Ben buyum” dediği yerde, aslında sadece olmak istediğini söyler. Çünkü insan, kendi hikâyesini dışarıdan görmez; içeriden yaşar. İçeriden yaşanan hiçbir şey de tam olarak kelimeye dönüşmez. Kelimeler, yaşanmışlığı taşır ama yaşanmışlığın ağırlığını birebir aktaramaz. Bir acıyı anlatırsın ama o acının geceleri nasıl uzattığını anlatamazsın. Bir sevgiyi yazarsın ama o sevginin içini titreten sessizliğini kâğıda geçiremezsin. Bu yüzden insanlar kendilerini yazdıkça rahatladıklarını sanırlar ama çoğu zaman daha da eksik hissederler. Çünkü yazı, insanın kendisi değil; sadece gölgesidir.
Toplum, insanı yazıya dökmeyi sever. Dosyalara, kimliklere, raporlara, özgeçmişlere… İnsan bir kağıt parçasına indirgenir. Bir meslek, bir yaş, bir numara, birkaç başarı, birkaç kusur. Oysa insan ne yaptığıyla sınırlıdır ne de başına gelenlerle. İnsan, çoğu zaman sustuklarıdır. Kimseye anlatmadığı düşünceleridir. Yarım kalmış cümleleridir. İçinden geçen ama dışarı çıkmayan korkularıdır. Bunların hiçbiri bir kâğıda tam olarak yazılamaz. Çünkü insanın asıl yükü, görünmeyen yerlerdedir. Ve görünmeyen şeyler, yazının değil; hissin alanıdır.
Bir kâğıda başkaları hakkında kolayca yazı yazılır. Etiketler konur, yargılar verilir, hükümler dağıtılır. İnsanlar birbirini birkaç cümleyle tanımladıklarını sanırlar. “Böyledir”, “şöyledir”, “ondan bir şey olmaz”, “ondan çok şey olur.” Oysa insan, tek bir anıyla ölçülemez. Bir hata, bir doğruyu silmez; bir doğru da bir yanlışı yok etmez. İnsan çelişkidir. Aynı anda hem güçlü hem kırılgan, hem cesur hem korkak olabilir. Kâğıt ise netlik ister. Siyah ya da beyaz. Bu yüzden insanla kâğıt hiçbir zaman tam olarak anlaşamaz. Çünkü insan gri yaşar.
İnsan kendini yazıya sığdırmaya çalıştığında çoğu zaman başkalarının beklentilerine göre yazar. “Benden böyle biri olmam bekleniyor” diyerek cümle kurar. Oysa insanın gerçek hali, beklentilerin dışında kalır. Bu yüzden bazı insanlar kendilerini anlatmaktan vazgeçer. Susar. Çünkü susmak bazen daha dürüst bir ifadedir. Her şeyin konuşulduğu bir dünyada susmak, insanın kendine açtığı gizli bir alandır. Ve bazen en sahici hâlimiz, kimseye anlatmadığımız hâlimizdir.
Bir kâğıda yazılan her şey zamanla eskir. Mürekkep solar, sayfa yıpranır, anlam değişir. Ama insan değişerek kalır. İnsan, zamanın içinden geçerken başka biri olur ama tamamen silinmez. Yazı sabittir; insan akışkandır. Yazı geçmişte kalır; insan şimdiyle kavga eder. Bu yüzden insanın kendini yazıyla sabitlemeye çalışması, aslında kendine haksızlıktır. Çünkü insan, dondurulacak bir varlık değildir. İnsan, hareket hâlinde anlaşılır.
Belki de bu yüzden bazı insanlar kendilerini anlatmak yerine yaşamayı seçer. Kendilerini savunmak yerine yol alır. Kendileri hakkında söylenenleri düzeltmek yerine, oldukları gibi kalır. Çünkü bilirler: Gerçek olan, er ya da geç görünür. İnsan, doğru yaşadığında kendini anlatmaya ihtiyaç duymaz. Hayat, onun adına konuşur. Seçimleri, sessizlikleri, vazgeçişleri, kalışları… Bunlar, hiçbir cümleyle tam anlatılamaz ama hissedilir. Ve hissedilen şey, yazıdan daha kalıcıdır.
Sonuçta bir kâğıda her şey yazılabilir; geçmiş, planlar, sözler, pişmanlıklar… Ama insan yazıdan büyüktür. İnsan, satır aralarında değil; satırların ötesinde yaşar. Kendini anlatmaya çalışmak yerine, kendin olmayı seçtiğinde anlaşılma ihtiyacı da azalır. Çünkü insan, yazıldığında değil; yaşandığında gerçektir. Ve belki de en büyük özgürlük, kendini hiçbir kâğıda sığdırmamaktır.
Bir kâğıt hatırlamaz. Üzerine yazılan hiçbir şeyi içinde taşımaz, yalnızca tutar. Bugün yazılanı yarın unutur, üstü çizileni sorgulamaz, silineni aramaz. Oysa insan hatırlar. İnsan, silindi sanılan şeyleri bile içinde taşır. Söylenmemiş bir cümleyi yıllarca tekrar eder, yaşanmamış bir ihtimali defalarca yaşar, kapanmış bir defteri zihninde yeniden açar.
Bu yüzden insan ile kâğıt arasındaki fark, yalnızca yazabilme meselesi değildir; taşıyabilme meselesidir. Kâğıt yük olmaz, insan yüklenir. İnsan, başına gelenlerden çok başına gelmeyenlerin ağırlığını taşır. Bir ihtimalin yarım kalışı, bir vedanın eksikliği, bir cesaretin zamanında gösterilememesi… Bunlar yazıya dökülemez ama insanın yürüyüşüne, susuşuna, bakışına siner. İnsan bazen kendini anlatmak ister ama hangi yerinden başlayacağını bilemez; çünkü kendisi de kaç parçadan oluştuğunu tam olarak bilmez.
Bir yanı geçmişte takılı kalmıştır, bir yanı geleceğe yetişmeye çalışır, bir yanı ise yalnızca bugünü taşımaya çalışır. Kâğıt böyle değildir; kâğıt tek zamandadır. O an ne yazıldıysa odur. İnsan ise aynı anda birçok zamana aittir. Bu yüzden insanın kendini tek bir metne sığdırması, kendi çokluğunu inkâr etmesi gibidir. İnsan, kendini yazıya döktüğünde çoğu zaman sadeleştirir, yuvarlar, törpüler; çünkü gerçek hâliyle kabul görmeyeceğini hisseder.
Oysa insanın asıl gücü, pürüzlerindedir. Kırıldığı yerlerdir onu derin yapan, çelişkileridir onu gerçek kılan. Kâğıt pürüzsüzdür, insan değildir. Ve belki de bu yüzden insan, en çok yazılmaya çalışıldığında eksilir; en çok yaşandığında tamamlanır.
Kendini Yazamayan İnsan
İnsan kendini yazamıyorsa bu bir eksiklik değildir; aksine insan olmanın doğal sonucudur. Çünkü insan, anlatıldıkça netleşen değil, yaşandıkça derinleşen bir varlıktır. Kendini yazmaya çalışan insan, ister istemez bir seçim yapmak zorunda kalır: ya bazı yönlerini saklar ya bazılarını abartır. Oysa insanın gerçeği, dengeli değildir; düzensizdir, inişlidir, çıkışlıdır.
Bir gün güçlü hissettiği yerde ertesi gün kırılgan olabilir, bir cümleyi kurabildiği yerde başka bir cümleyi yutkunarak geri alabilir. Yazı bu geçişleri sevmez; yazı tutarlılık ister, insan ise tutarsızlığıyla gerçektir. İnsan kendini yazıya döktüğünde çoğu zaman bugünkü hâlini anlatır ama dünkü ve yarınki hâllerini dışarıda bırakır. Bu yüzden yazılan her “ben”, aslında eksik bir temsildir. İnsan, kendini en çok yazmadığı anlarda ele verir: sabırla beklerken, vazgeçerken, sessizce kalırken, beklenmeyeni seçerken.
Bu hâller ne cümleye sığar ne paragrafa. İnsan bazen kendini anlatmaktan vazgeçtiğinde anlaşılmaya yaklaşır; çünkü açıklama ihtiyacı azaldıkça içsel netlik artar. Kendini yazamayan insan, kendini inkâr etmiyordur; kendini savunmaya gerek duymayacak kadar sahici bir yerde duruyordur. Yazıyla tanımlanmaya direnen bu hâl, bir eksiklik değil, bir özgürlüktür. Çünkü insan, bir kez kendini metne hapsettiğinde, o metnin sınırları içinde yaşamaya başlar. Oysa insan, sınırlarını aşabildiği ölçüde büyür. Ve belki de en doğru tanım şudur: İnsan, yazılmayan hâliyle insandır.
İnsan kendini yazıya dökemedikçe eksik değil, aksine daha bütün bir hâlde kalır; çünkü insanın iç dünyası, kelimelerle çevrildiğinde daralan bir alandır. Her kelime bir sınır çizer, her tanım bir kapıyı kapatır. Oysa insanın içinde açık kalması gereken çok kapı vardır. İnsan bazen ne hissettiğini bilmez, bazen bildiğini söyleyemez, bazen söylediğine kendisi bile inanmaz. Bu karmaşa, insanın zayıflığı değil; insan oluşunun kanıtıdır.
Kâğıt netlik ister, insan belirsizlikle yaşar. İnsan, her cevabı olmayan sorularla yol alır; bazı soruların cevabını bulmak için değil, taşımak için yaşar. Bu yüzden kendini yazıya dökmeye çalıştığında hep bir şeyler eksik kalır; çünkü insan, yalnızca bildiklerinden ibaret değildir. Bilmedikleri, korkuları, bastırdıkları, yüzleşemedikleri de onun parçasıdır. Yazı, çoğu zaman yüzleşilmiş olanı taşır; insan ise yüzleşemediği şeylerle de var olur. Bu yüzden bazı insanlar anlatmayı değil, susmayı seçer. Susmak, her zaman kaçış değildir; bazen kendini koruma biçimidir. İnsan, içini herkesin okuyabileceği bir sayfaya dönüştürmek zorunda değildir.
Herkes her şeyi bilmek zorunda olmadığı gibi, her şey anlatılmak zorunda da değildir. Kendini yazamayan insan, bazen kendini saklamıyordur; kendini kolluyordur. Çünkü insan, en çok açıldığında değil, ne zaman açılacağını bildiğinde güçlenir. Ve bu güç, kelimelerden değil; farkındalıktan doğar.
Kelimelerin Yetmediği Yer
İnsan, kelimelerin bittiği yerde başlar aslında. Bir noktadan sonra anlatmak, açıklamak, tarif etmek sadece yorar; çünkü bazı duygular ne kadar dillendirilirse o kadar sıradanlaşır. İnsan içindeki asıl ağırlığı, en çok kelime bulamadığı anlarda hisseder. Bir şeyler olur ama anlatamaz, bir şeyler kırılır ama adı konmaz, bir şeyler eksilir ama nereden eksildiği bilinmez. İşte bu hâl, yazının sınırlarına çarpan insan hâlidir. Kâğıt, yalnızca söyleneni taşır; söylenemeyeni dışarıda bırakır. Oysa insan, söylenemeyenlerle yaşar.
Bir bakışın yarım kalışı, bir suskunluğun uzaması, bir cümlenin boğazda düğümlenmesi… Bunlar yazıya dökülmez ama insanın omzuna yük olur. İnsan, kendini anlatamadığı yerde anlaşılmayı beklemekten de vazgeçer zamanla.
Çünkü anlar ki herkesin anlayabileceği bir dil yoktur; herkes kendi sessizliğini taşır. Bu yüzden bazı insanlar kalabalıklar içinde yalnızdır, bazılarıysa tek başına derindir. Kelimelerin yetmediği yerde insan, davranışlarıyla konuşur. Kimseye açıklama yapmadan, savunmaya geçmeden, sadece olduğu gibi kalarak. Belki de insanın en sahici hâli budur: anlatmaktan vazgeçtiği, ama kendinden de vazgeçmediği hâli. Çünkü kelimeler her şeyi taşıyamaz; ama insan, taşıyamadığını da taşıyarak yürümeyi öğrenir.
Kelimelerin yetmediği yerde insan, kendi iç sesiyle baş başa kalır ve bu baş başalık çoğu zaman en zor imtihandır. Çünkü insan, başkalarına anlatamadığı şeyleri kendine anlatmak zorundadır artık. İçinde birikenleri adlandırmadan taşımayı öğrenir; ad koymadığı acılarla, isim vermediği özlemlerle yaşamayı. Bu sessizlik dışarıdan bakıldığında sakinlik gibi görünür ama içeride büyük bir hareket vardır. İnsan, kelimelere dökemediği her şeyi davranışlarına sızdırır. Daha erken susar, daha geç güvenir, daha zor açılır.
Anlatamadığı her şey, onu biraz daha dikkatli, biraz daha temkinli yapar. Bu temkin bir zayıflık değildir; yaşanmışlığın bıraktığı doğal bir izdir. Çünkü insan, her şeyi anlatabildiği zamanlarda değil; neyi anlatmaması gerektiğini öğrendiğinde olgunlaşır. Kelimelerin eksik kaldığı yerde sezgi devreye girer, bakışlar konuşur, sessizlik anlam kazanır. İnsan, anlaşılmak için konuşmayı bıraktığında, kendini daha iyi duymaya başlar. Ve belki de bu yüzden bazı insanlar az konuşur ama derin yaşar. Onlar için kelimeler bir süs değil, son çaredir. Çünkü bilirler: Gerçek olan, her zaman yüksek sesle söylenmez; bazı gerçekler ancak sessizlikte ayakta kalır.
Sessizliğin Anlattıkları
Sessizlik çoğu zaman yanlış anlaşılır; zayıflık sanılır, kaçış olarak görülür ya da söyleyecek sözü olmayanların tercihi gibi okunur. Oysa sessizlik, insanın en çok şey söylediği hâllerden biridir. İnsan sustuğunda her şey bitmez, aksine içeride çok şey başlar. Söylenmeyen cümleler zihinde defalarca kurulur, yarım kalan düşünceler insanın içini oyar, kelimeye dökülmeyen duygular davranışlara sızar. Sessizlik, bastırılmış bir suskunluk değildir her zaman; bazen insanın kendini dağılmaktan koruma biçimidir. Çünkü insan, her duyguyu dışarı döktüğünde hafiflemez; bazı duygular paylaşıldığında anlamını yitirir. Sessizlik, bu anlamı koruma çabasıdır. İnsan, her şeyini anlattığında değil; neyi anlatmayacağını seçtiğinde kendine sadık kalır.
Bu yüzden sessiz insanlar çoğu zaman derindir. Onlar kelimeleri biriktirir, her cümleyi harcamaz, her duyguyu herkesin önüne koymaz. Sessizlik onların sığınağıdır. Hayatın gürültüsü arasında kendilerini kaybetmemek için oraya çekilirler. Çünkü dünya, sürekli konuşanı ödüllendirir ama düşüneni görmez. Sessizliğin içinde insan, başkalarının sesinden sıyrılır ve kendi gerçeğiyle baş başa kalır. Bu baş başalık kolay değildir; insan en çok sessizlikte yüzleşir. Kendi korkularıyla, pişmanlıklarıyla, yarım kalmış cesaretleriyle. Ama tam da bu yüzden sessizlik dönüştürücüdür. İnsan, sustuğu yerde kendini dinlemeye başlar. Ve kendini dinleyebilen insan, bir noktadan sonra kendini yazıya da hayata da daha az sığdırır. Çünkü bilir: Her şey anlatılmaz, her şey yazılmaz, her şey paylaşılmaz.
Bazı hakikatler sessizlikte büyür, orada olgunlaşır ve ancak zamanı geldiğinde görünür olur. Sessizliğin anlattıkları da tam olarak budur; bağırmadan, savunmadan, açıklamadan insanı olduğu yere sabitleyen derin bir hakikat.
Sessizlik zamanla insanın üzerinde bir ağırlık değil, bir denge hâline gelir. Başta insan susarken zorlanır; anlatmak ister, açıklamak ister, yanlış anlaşılmaktan korkar. Ama zaman geçtikçe anlar ki her yanlış anlaşılma düzeltilmek zorunda değildir. İnsan, kendini sürekli açıklamaya çalıştığında aslında başkalarının onayına muhtaç bir hâle gelir. Oysa sessizlik, bu bağımlılığı yavaş yavaş çözer. İnsan sustukça, kendi merkezine yaklaşır. Ne hissettiğini başkalarının tepkisine göre değil, kendi iç ölçüsüne göre tartmayı öğrenir.
Sessizlik, insanın içini düzenleyen bir aynaya dönüşür; orada abartı yoktur, savunma yoktur, yalnızca çıplak gerçek vardır. Bu yüzden sessizlik herkes için uygun değildir. Kimi insanlar sustuklarında yüzleşir, kimi insanlar yüzleşmekten korktukları için konuşur. Sessiz kalan insan, zamanla neyin gerçekten önemli olduğunu ayırt etmeye başlar. Her söze cevap vermemeyi, her çağrıya koşmamayı, her tartışmaya girmemeyi öğrenir. Bu öğreniş bir kayıp değil, bir kazanımdır. Çünkü insan, enerjisini seçerek harcamaya başladığında tükenmez.
Sessizlik, insanın kendine açtığı bir alan olduğu kadar, hayata çizdiği bir sınırdır. “Buraya kadar” demenin kelimesiz hâlidir. Ve bu sınırı çizebilen insan, kendini korumayı öğrenmiştir. Sessizliğin anlattıkları bazen başkalarına ulaşmaz ama insanın kendi içinde yankılanır. Ve o yankı, çoğu zaman en doğru yönü gösterir.
Anlatılmayanın Yükü
Anlatılmayan şeyler insanın içinde sessizce birikir; yüksek sesle bağırmazlar ama ağırlıkları zamanla hissedilir hâle gelir. İnsan çoğu zaman susarak hafiflediğini sanır, oysa bazı suskunluklar yük olur. İçinde tutulmuş cümleler, söylenmemiş itirazlar, bastırılmış kırgınlıklar insanın omuzlarına görünmez bir ağırlık bindirir. Bu yük, ne başkalarının fark edeceği kadar belirgindir ne de kolayca atılacak kadar hafiftir. İnsan, anlatamadığı şeyleri davranışlarıyla taşımaya başlar. Daha mesafeli olur, daha temkinli yaklaşır, daha az güvenir.
Anlatılmayan her duygu, insanın iç dünyasında yer kaplar ve zamanla hareket alanını daraltır. Ama yine de insan her şeyi anlatamaz. Çünkü anlatmak, her zaman çözüm getirmez; bazen yalnızca açığa çıkarır. Açığa çıkan her şeyin de korunacağı garanti değildir. Bu yüzden insan, hangi yükü paylaşacağını, hangisini kendi içinde taşıyacağını seçmek zorundadır. Bu seçim olgunluğun bir parçasıdır. Anlatılmayanın yükü ağırdır ama her yük zararlı değildir. Bazı yükler insanı eğitir, sabır kazandırır, derinlik verir. İnsan, her derdi dillendirdiğinde değil; hangi derdin kendine ait olduğunu kabul ettiğinde güçlenir.
Çünkü bazı yükler paylaşıldığında hafiflemez, aksine dağılır. İnsan, bu dengeyi kurabildiğinde ne tamamen suskun olur ne de her şeyi döken biri. Anlatılmayanın yüküyle yaşamayı öğrenen insan, kendi sınırlarını da tanımaya başlar. Ve bu tanıma, insanın kendine duyduğu saygının en sessiz ama en sağlam hâlidir.
İnsan, anlatmadığı şeylerle yaşamayı öğrendikçe kendine karşı daha dürüst bir yere varır. Çünkü her anlatılmayan duygu bastırılmış değildir; bazıları bilinçli olarak korunur. İnsan bazen susar çünkü kelimeler yetersizdir, bazen de susar çünkü kelimeler fazla gelir. Her gerçeğin her kulakta aynı yankıyı bulmayacağını fark ettiğinde, insan seçici olur.
Bu seçicilik bir mesafe değil, bir bilinçtir. Anlatılmayan şeyler zamanla insanın iç pusulasına dönüşür; neye yaklaşacağını, nereden uzak duracağını fısıldar. İnsan, kendi yüklerini tanıdıkça başkalarının yüklerine de daha saygılı bakar. Çünkü bilir ki herkesin içinde söze dökülmeyen bir hikâye vardır ve o hikâye çoğu zaman en hassas yerdedir. Anlatılmayanın yükü bazen geceleri ağırlaşır, bazen beklenmedik anlarda kendini hatırlatır. Ama insan bu yükle yürümeyi öğrendiğinde, artık savrulmaz. Ne her sese döner ne her çağrıya koşar.
İçinde taşıdıklarının farkında olan insan, dış dünyanın gürültüsüne karşı daha dirençlidir. Çünkü artık neyi neden sustuğunu bilir. Bu bilmek, insanı sertleştirmez; aksine sakinleştirir. Anlatılmayan şeyler insanı içten içe olgunlaştırır, sabrı öğretir, aceleyi törpüler. Ve zamanla insan şunu fark eder: Her yükten kurtulmak gerekmez, bazı yüklerle büyünür. Anlatılmayanın yükü de böyledir; doğru taşındığında insanı eğmez, aksine dikleştirir.
Kendini Taşıyabilmek
Kendini taşıyabilmek, insanın hayatta öğrendiği en zor ama en gerekli becerilerden biridir. Çünkü insan çoğu zaman başkalarını taşımaya, beklentileri sırtlanmaya, yükleri paylaşmaya alışıktır; fakat sıra kendine geldiğinde neyi nasıl taşıyacağını bilemez. Kendini taşımak, kusurlarını inkâr etmeden onlarla yürüyebilmektir. Kırıldığın yerleri saklamadan ama onları başkalarının önünde teşhir etmeden yaşamayı öğrenmektir. İnsan, her zorluğu anlatmak zorunda değildir; her acıyı görünür kılmak da güç değildir.
Asıl güç, içinden geçenlerle ayakta kalabilmektir. Kendini taşıyabilen insan, başına gelenleri hayatının tamamı sanmaz. Yaşadıklarını bir kimliğe dönüştürmez, acıyı karakteri hâline getirmez. Çünkü bilir ki insan, yaşadıklarından ibaret değildir ama yaşadıklarını yok sayarak da ilerleyemez. Kendini taşımak, bu ikisi arasındaki dengeyi kurabilmektir. Ne geçmişin ağırlığı altında ezilmek ne de her şeyi unutmuş gibi davranmak.
İnsan, kendi yükünü tanıdıkça başkalarının yüklerine de daha anlayışla bakar. Çünkü taşımanın ne demek olduğunu bilir. Bu bilmek, insana bir yumuşaklık kazandırır; sertleşmeden güçlü olmayı öğretir. Kendini taşıyabilen insan, kalabalıklar içinde savrulmaz, yalnızlıkta da dağılmaz. Nerede duracağını, neye tutunacağını bilir. Ve belki de bu yüzden, kendini taşıyabilen insan yazıya da hayata da daha az sığar; çünkü o artık başkalarının çizdiği sınırlarla değil, kendi iç ölçüsüyle yürüyordur.
Kendini Taşıyabilmek
Kendini taşıyabilmek aynı zamanda insanın kendine karşı verdiği sessiz bir sözdür. Herkesin dağıldığı yerde dağılmamaya, herkesin kaçtığı yerde kendinden kaçmamaya dair bir sözdür bu. İnsan bazen kendi içinden geçmek zorunda kalır; karanlık düşüncelerin, ağır duyguların, cevapsız soruların arasından. Bu yolculukta kimse alkışlamaz, kimse fark etmez, kimse “aferin” demez. Ama insan bilir: Oradan geçmezse, olduğu yerde kalır. Kendini taşımak, tam da bu yüzden yazıya sığmaz. Çünkü bu mücadele gösterişli değildir; dramatik cümleler üretmez. Sessizdir, içtedir, görünmezdir.
Bir insanın sabah yataktan kalkabilmesi, bir gün daha devam etmeyi seçmesi, kimseye anlatmadığı hâlde hayata tutunması… Bunların hiçbiri bir kâğıtta hakkıyla durmaz. O kâğıt, sonucu yazar; süreci taşıyamaz. Oysa insan sürecin kendisidir. Yorularak, düşerek, bazen vazgeçmeyi düşünüp yine de devam ederek şekillenir. Kendini taşıyan insan, başkalarının bakışına göre hafiflemez ya da ağırlaşmaz; kendi ağırlığını kendi belirler. Ve belki de bu yüzden, böyle insanlar az konuşur ama derin yaşar. Kendilerini anlatmazlar, kendileri olurlar. Çünkü bilirler: İnsan, anlatıldığında değil; dayandığında, sabrettiğinde ve yürüdüğünde gerçektir.
İnsan bazen kendini anlatamadığı için değil, anlatmanın onu eksilteceğini hissettiği için susar. Çünkü her anlatış, içerdeki bir bütünlüğü parçalar; kelimelere dökülen her duygu, kendi hakikatinden biraz uzaklaşır. İnsan içinden geçenleri söylediğinde hafiflediğini sanır ama çoğu zaman aslında sadeleşmez, sadece dağılır. Bu yüzden bazı yükler paylaşılmaz; bazı duygular saklanmaz ama korunur. Kendini taşıyabilen insan, her şeyi açığa dökmenin erdem olmadığını bilir. Bazı gerçekler, sadece insanın kendi omuzlarında anlamlıdır.
Kâğıt her şeyi taşır gibi görünür ama sorumluluk almaz; insan ise taşıdığı şeyin altında ezilse bile onu sahiplenir. Bu sahipleniş, insanı yazıdan ayıran en temel farktır. Yazı yükü anlatır, insan yükle yaşar. Yazı geçmişi kaydeder, insan geçmişle hesaplaşır. Ve insan, bu hesaplaşmanın sonucunda ya kendine yaklaşır ya da kendinden uzaklaşır. Kendini taşıyabilmek, bu yüzden sadece güçlü olmak değildir; dağılmamayı seçmektir. Herkesin dağıldığı bir çağda, iç bütünlüğünü koruyabilmek büyük bir dirençtir. İnsan bazen anlatacak çok şeyi olduğu hâlde susarak en doğru cümleyi kurar. Çünkü bazı sessizlikler, kelimelerden daha dürüsttür. Ve insan, tam da bu dürüstlük anlarında yazıya sığmaz; çünkü o anlarda insan, olduğu şeydir, anlatıldığı şey değil.
Ve belki de bütün mesele burada düğümlenir: İnsan, anlatılmak için değil; yaşanmak için vardır. Kendini cümlelere sığdırmaya çalıştıkça daralan, tanımlara hapsoldukça eksilen bir varlıktır insan. Oysa yaşadıkça genişler, sustukça derinleşir, kendine sadık kaldıkça anlam kazanır. Bir kâğıda dökülen her şey bir noktada tamamlanır; satır biter, mürekkep kurur, sayfa kapanır. Ama insanın hikâyesi kapanmaz. İnsan, her gün kendini yeniden yazan ama hiçbir zaman son noktasını koymayan bir metindir. Bu yüzden insanı anlamak için okumak yetmez; tanık olmak gerekir. Yanında durmak, beklemek, susmak, bazen sadece bakmak gerekir. Çünkü insan, kelimelerle değil; hâlleriyle konuşur. Yürüyüşüyle, vazgeçişiyle, direnişiyle, kalışıyla anlatır kendini. Ve bütün bunlar, hiçbir kâğıdın tam olarak taşıyamayacağı kadar canlıdır. Sonunda insan şunu fark eder: Yazı kalır ama insan geçer; yazı anlatır ama insan hissettirir. İşte bu yüzden bir kâğıda her şey yazılabilir, hatıralar, sözler, itiraflar, pişmanlıklar… Ama insan yazılamaz. Çünkü insan, bir cümle değil; bir hayattır. Ahmet Tekin





















