José Saramago’nun Körlük romanı, güçlü olanın zayıfı ezdiğini düşündürür. Etraftaki savaş tehlikeleri bile ülkenin geleceğini sıkıntıya sokabilirken, iç kavgalar tedbir üretmiyor. Gücün, hem içeride hem dışarıda ötekini ezdiğini görüyoruz. Suç da suçsuzluk da taraflara göre belirleniyor. Sömürü, güçsüzleri entrikalarla ezmeye devam ediyor; içerideki yansımaları da ortada. Peki, keyfi idareyi sorgulayan var mı?
Basının hali ortada; gördükleri halde suçları görmezden geliyor. Korku, güce yakın olmayı; şirinliği, saygıyı ve çıkarı besliyor. Gücün iktidarı, muhalif olan herkesi devlet imkânlarıyla susturmaya çalışıyor. Partili ya da partisiz, suça bulaşmış kesimlerin varlığı da buna fırsat ve gerekçe yapılıyor; ancak iktidar tarafı çoğu zaman bu kapsamın dışında tutuluyor. CHP ve bazı muhalifler, bu süreçler kademe kademe ilerlerken hatalar yaptı ve bu hatalar mahalleciliği artırdı. Bugün muhalefete yapılan yanlışlar, geçmişteki hataların bir yansıması olarak karşılarına çıkıyor. Rejimin yanlışlarına onay vermek, sömürü düzenine destek olmak anlamına gelir.
Siyaset, müzakere, sivil alanlar, basın, mahalleler ve yargı; bir baskı aracına dönüştürülürken, “bizden mi, sizden mi?” anlayışı felaketlere ve hukuksuzluğa zemin hazırladı. Adalet kurumlarının güven vermediği bir ortamda, toplumsal huzurdan söz edilemez. Savaşların çevremizi kuşattığı bir dönemde, müzakereden dışlanan bir muhalefet kurgulanması da ayrı bir sorundur. İç kavgalar, hem iç hem dış güvenliği zayıflatmaktadır. Kamuoyundan gizlenen sırlar ve sömürüye verilen tavizler tartışılmamakta, müzakere edilmemektedir. TBMM bu süreçte yeterince etkin midir?
Doğu Perinçek’in dile getirdiği iddialar karşısında sorumluların ortaya çıkmaması düşündürücüdür. Kamuoyuna farklı söylemler sunulurken, fiiliyatta başka ilişkilerin sürdürülmesi ciddi bir çelişkidir. Suriye politikası ve geçmişte yapılan açıklamalar da sorgulanmalıdır. Bu planların içinde yer alanların bugün sessiz kalması, muhalefetin de yeterince güçlü bir duruş sergileyememesi dikkat çekicidir.
Bu süreçlere karşı çıkan liyakatli subayların ve vatansever insanların cezalandırılması, adalet duygusunu zedelemektedir. 15 Temmuz gibi kritik olayların bile yeterince sorgulanmaması önemli bir eksikliktir. Ülkesini seven, haksızlığa uğrayan insanların işlerinden edilmesi karşısında sessiz kalmak, dolaylı bir ortaklık anlamı taşır. KHK uygulamalarıyla mağdur edilen, cezaevlerinde zor şartlarda yaşayan insanlara yönelik adalet beklentisi zayıflamaktadır. Savunma haklarının kısıtlanması ise hukukun temel ilkeleriyle bağdaşmaz.
Bu düzen, sömürüye hizmet eden bir sistemin parçasıdır. Taşeron yapılar aracılığıyla toplumu ayrıştıran, kin ve nefret üreten bir anlayışın hâkim olduğu görülmektedir.Koltuk sevdasının dış politikadaki yansımaları da sorgulanmalıdır. Güçlü ülkelere bağımlı bir yönetim anlayışıyla, milli çıkarların ne ölçüde korunabileceği tartışmalıdır.
Ahlaki, siyasi ve ekonomik açıdan dışa bağımlı bir yönetimden ülkeye fayda gelmez. Parti değiştirmeler, rant kavgaları, kayyum uygulamaları, kirli zenginleşme ve baskılar; toplumsal yapıyı zedelemektedir. Devlet imkânlarıyla kurulan tuzaklar ve vatansever insanların hedef alınması, küresel sömürü planlarının bir parçası olarak görülmektedir. Bu noktada muhalefetin de kendini sorgulaması gerekir.
Yunus Emre, “Nasihatler”inde hem psikolojik hem sosyolojik açıdan düzeni ve bozulmayı anlatır. Muhalefet, öncelikle kendi içinde bir yenilenme sağlamalıdır. Amaç ortaksa, bu amaca giden yolda ayrımcılık değil; ilke, adalet, huzur ve güven esas alınmalıdır. Ülke, millet ve insanlık sevgisi etrafında birleşmek gerekir. Kötülük kimini diriltir, kimini yok eder; asıl olan iyilik ve adaletle dirilmektir. Kirli düzenlere destek vererek sağlıklı bir sonuca ulaşılamaz. Felaket gelmeden önce tedbir almak esastır.
Süleyman Demirel’in dediği gibi: “Bir meseleyi, mesele olmaktan çıkarırsanız, o mesele çözülmez.” Kemal Albayrak

Emircan MERAL
Genel Yayın Yönetmeni













