İnsan bu hayatta inandığını yaşar derler. Bu cümle ilk bakışta basit bir teselli gibi durur ama aslında insanın bütün hayatını özetleyen ağır bir gerçektir. Çünkü insan, neye inanıyorsa ona doğru yürür; neye değer veriyorsa onun uğruna vazgeçer. İnanç, sadece bir düşünce değil, bir yön duygusudur. İnsanı nereye ait hissettiğini, nerede duracağını ve neyi göze alacağını belirler.
Ben de seni yaşamak için inandım sana. Bu, plansız bir karar değildi. Bir anlık hevesin, geçici bir duygunun sonucu da değildi. İnanmak, çoğu zaman aklın değil kalbin verdiği bir karardır. Ve kalp karar verdiğinde, sonuçlarını bilse bile geri adım atmaz.
İnanmak Bir Umut Değil, Bir Sorumluluktur
İnsanlar çoğu zaman inanmayı umutla karıştırır. Oysa inanmak, umuttan daha ağır bir yüktür. Umut bekler; inanmak harekete geçirir. Umut edilgen bir duygudur, inanmak ise aktif. İnandığın şeyi hayatının merkezine alırsın. Zamanını, enerjini, hayallerini ona göre şekillendirirsin.
Seni yaşamak için inanmak da tam olarak buydu. Hayatın kenarında bir duygu olarak değil, merkezinde bir gerçek olarak yer alman. Günlük planların içine sızan, kararları etkileyen, sessizce yön veren bir varlık hâline gelmen. Bu yüzden inanmak, sadece sevmek değildir; yaşamayı yeniden düzenlemektir.
İnanılan Şey, İnsanı Değiştirir
İnsan, inandığı şeye benzeme eğilimindedir. İnanç, karakteri yontar. Sabırlı bir şeye inanırsan sabretmeyi öğrenirsin. Güçlü bir şeye inanırsan dayanmayı. Ama bir insana inanmak, bütün bunlardan daha karmaşıktır.
Çünkü insan kusurludur. Hataları vardır, çelişkileri vardır, zaafları vardır. Bir insana inanmak, o kusurları da kabul etmeyi göze almaktır. Ben seni yaşamak için inandığımda, kusursuz bir hikâyeye inanmadım. Gerçek bir insana, gerçek bir ihtimale inandım. Bu yüzden inancım romantik değil, gerçekti.
Yaşamak, Sahip Olmak Değildir
Birini yaşamak, onu sahiplenmek değildir. Kontrol etmek, sınırlamak ya da ona şekil vermek hiç değildir. Yaşamak; varlığına alan açmak, hayatında yer açmak ve o yerin boş kalma ihtimalini de kabullenmektir.
Seni yaşamak için inanmak, seni garanti altına almak anlamına gelmiyordu. Aksine, kaybetme ihtimalini baştan kabul etmekti. Çünkü gerçekten inanılan şeyler, sigortalanmaz. Risk içerir. Kırılma ihtimali barındırır. Ama buna rağmen insan, inanmaktan vazgeçmez.
İnanmak Bazen Tek Taraflıdır
Hayatın en zor gerçeklerinden biri şudur: Her inanç karşılık bulmaz. İnsan birine inanabilir ama karşısında aynı ağırlıkta bir inanç bulamayabilir. Bu durum, inananı haksız yapmaz; sadece yalnız bırakır.
Seni yaşamak için inandığımda, bunun karşılıklı olup olmayacağını bilmiyordum. Ama inanç, garantiyle başlamaz. İnanç, belirsizlikle başlar. Ve insan, bazen karşılık bulamasa bile inandığı için pişman olmaz. Çünkü pişmanlık, inanmaktan değil; hiç denememekten doğar.
İnanç Kırıldığında Hayat da Kırılır
Bir inanç sarsıldığında, sadece o duygu zarar görmez. Hayata bakış da çatlar. İnsan, bir kişiye inanıp hayal kırıklığı yaşadığında, bir daha sadece o kişiye değil; kendine de mesafe koyar.
“Yanılmış olabilirim” demek kolaydır ama “Ben buna inanmıştım” demek ağırdır. Çünkü inanç, insanın kendine açtığı bir kapıdır. O kapı kapandığında, insan bir süre dışarıda kalır. Hem başkalarına hem kendine.
Yine de İnanmak Bir Kayıp Değildir
Bütün kırılmalara rağmen inanmak, bir kayıp değildir. Çünkü insan, inandığı sürece yaşadığını hisseder. İnançsız bir hayat daha güvenli olabilir ama daha renksizdir. İnsan, her şeyi ölçüp biçtiğinde kendini korur ama aynı zamanda kendini sınırlar.
Seni yaşamak için inanmak, beni eksiltmedi. Aksine, kim olduğumu gösterdi. Ne kadar sevebildiğimi, ne kadar dayanabildiğimi, neyi göze alabildiğimi öğretti. Bunlar kayıp değil, birikimdir.
İnsan İnandığını Yaşar
İnsan bu hayatta inandığını yaşar derler. Doğru. Ama yaşadığı her şey mutlu sonla bitmez. Yine de insan, inandığı için utanmaz. Çünkü inanç, bir zayıflık değil; bir cesarettir.
Ben seni yaşamak için inandım sana. Bu, yanlış da olabilir, eksik de. Ama sahiciydi. Ve sahici olan hiçbir şey boşa yaşanmış sayılmaz. İnsan bazen kazanmak için değil, kendisi kalabilmek için inanır. Ve belki de asıl mesele budur.
İnsan inandığını yaşar derler. Doğru. Ama insan sadece bir insana inanmaz; hayata, kadere, zamana ve kaçınılmaz sona da inanır. İnanç dediğimiz şey, tek bir kişiye ya da tek bir duygunun etrafına kurulmaz. İnanç, insanın bütün hayatı nasıl anlamlandırdığıyla ilgilidir. Bir insana inanırken bile aslında daha büyük bir şeye yaslanır insan: Anlam arayışına. Boşa yaşamadığını hissetme ihtiyacına. Geçici olana rağmen kalıcı bir iz bırakma arzusuna.
Ben seni yaşamak için inandım sana derken, aslında sadece bir kişiyi değil; yaşamanın kendisini ciddiye aldığımı da söylüyordum. Çünkü inanmak, “nasıl olsa bitecek” diye kenarda durmak değildir. Tam tersine, biteceğini bilerek içini doldurmaya çalışmaktır. İşte bu noktada insan, en sert gerçekle yüzleşir: Ölüm.
Toplumda sıkça söylenen bir söz vardır: Ölüm Allah’ın emri, Ankebut’ta belli. Bu söz çoğu zaman bir teselli gibi söylenir. Kabullenişi hızlandırmak, acıyı susturmak için. Ama bu cümle, yüzeydeki anlamından çok daha derin bir çağrıyı içinde taşır. Çünkü Ankebut Suresi, insanın dünya hayatının geçiciliğini, imtihanın kaçınılmazlığını ve sabrın anlamını hatırlatır. Ölümün kesinliği, hayatın değersizliğini değil; tam tersine ağırlığını gösterir.
İnsan ölümü bildiği için inanır aslında. Her şey sonsuz olsaydı, hiçbir şeye bu kadar bağlanmazdı. Sevgi bu kadar derin olmazdı. İnanç bu kadar yakıcı, kayıp bu kadar sarsıcı olmazdı. Ölümün varlığı, yaşanan her şeyi daha ciddi, daha gerçek, daha sorumluluk isteyen bir hâle getirir. Bu yüzden bir insana inanmak, sadece o anı yaşamak değil; geçiciliği bilerek bağlanmaktır.
“Nasıl olsa ölüm var” diyerek hayattan geri duranlar da vardır. Ama bu söz, geri durmak için değil; daha sahici yaşamak için söylenmiştir. Ankebut’ta hatırlatılan şey, dünyanın bir oyun ve oyalanma yeri olduğu değil sadece; asıl yurdun başka bir yerde olduğudur. Bu bilgi, insanı hayattan koparmak için değil; hayatta neyi ciddiye alacağını öğretmek içindir.
İnsan, ölümün Allah’ın emri olduğunu bildiğinde iki yoldan birini seçer. Ya her şeyi hafife alır ya da her şeyi daha derinden yaşar. İnanan insan için ikinci yol daha ağır ama daha anlamlıdır. Çünkü bilirsin ki her karşılaşma son karşılaşma olabilir. Her söz, son söz olabilir. Her veda, gerçekten veda olabilir. Bu farkındalık, insanı daha dürüst yapar.
Ben seni yaşamak için inandım sana. Çünkü yarın yokmuş gibi değil; yarın var ama garanti değilmiş gibi yaşamak istedim. Ölümün varlığı sevgiyi küçültmedi; büyüttü. Kaybetme ihtimali, değeri azaltmadı; artırdı. Çünkü insan, faniliğin farkında olduğunda, sevdiklerini ertelemez.
Ankebut’ta insanın sınandığı söylenir. Mallarla, canlarla, korkuyla, sabırla. Ama en zor sınavlardan biri de bağlanmaktır. Bir şeye ya da birine bağlanıp, onu kaybedebileceğini bilerek yine de vazgeçmemek. İşte bu, imanın hayatın içine sızmış hâlidir. Sadece dilde kalan bir kabul değil; yaşamın içine giren bir duruştur.
Ölüm Allah’ın emridir, evet. Ama bu emir, hayatı boş vermek için değil; hayatı ertelememek içindir. İnsan sevdiğini söylesin diye, inandığını yaşasın diye, kalbinden geçenle dili arasında mesafe bırakmasın diyedir. Çünkü ölüm geldiğinde, geriye kalan tek şey yaşadıklarımız değil; yaşayamadıklarımız olur.
Bu yüzden inanmak hâlâ değerlidir. Bir insana, bir duyguyla, bir anlama inanmak… Sonu belli olsa bile. Ankebut bize sonu hatırlatır; ama yolu boş bırakmaz. Yolun nasıl yürüneceği, insanın vicdanına, cesaretine ve samimiyetine bırakılmıştır.
İnsan, inandığını yaşar derler.
Ve insan, ölümü bildiği hâlde yaşamaktan vazgeçmiyorsa…
İşte orada inanç, gerçek anlamını bulur.
İnsan sonunda şunu anlıyor; inanmak bir tercih değil, bir cesaret biçimidir. Çünkü inanmak, kaybetmeyi de peşinen kabul etmektir. Ölümü bilen bir insanın sevmeye devam etmesi, işte bu yüzden sıradan bir duygu değil, başlı başına bir duruştur. “Ölüm Allah’ın emri, Ankebut’ta belli” demek, her şeyin anlamsız olduğunu söylemek değildir; tam tersine, her şeyin fazlasıyla anlamlı olduğunu kabul etmektir. Çünkü bitecek olan şeyler, ancak içi doluysa kıymetlidir.
Sonsuzluk vaadi olmayan bir hayatın içinde bile sonsuzmuş gibi sevmenin adı imandır. İnsan, birini yaşamak için inandığında aslında şunu söyler: Sonu bilsem de vazgeçmem. Gidişi görsem de kalırım. Kaybetme ihtimalini tanısam da bağlanırım. Çünkü iman, garantiler üzerine kurulmaz; iman, belirsizlik içinde doğruyu seçme cesaretidir. Ankebut’un hatırlattığı da budur zaten: İmtihan kaçınılmazdır ama insanın tavrı seçime bağlıdır.
Ölüm kapının ardında beklerken, sevgiyi yarına erteleyenler hayatı yanlış okuyanlardır. Ölümü bilip yine de kalbini açık tutabilenler ise hayatı ciddiye alanlardır. İşte bu yüzden bazı insanlar ölümü konuşur ama hayattan kaçar; bazılarıysa ölümü bilir ama hayata tutunur. Çünkü ölüm, inanan insan için bir tehdit değil, bir ölçüdür. Ne kadar sahici yaşadığını, ne kadar dürüst sevdiğini, ne kadar cesur davrandığını gösteren sessiz bir terazidir. İnsan sonunda şunu fark eder: Geride kalan şey, ne kadar yaşadığın değil; nasıl yaşadığındır. Ne kadar sevdiğin değil; sevgiye ne kadar sadık kaldığındır. Kaç yıl yaşadığın değil; kaç anı gerçekten hissettiğindir.
Ölüm geldiğinde, insanın önüne çıkarılan şey pişmanlıklarıdır; söylenmeyen sözler, ertelenen sevgiler, yarım bırakılan cesaretler. Bu yüzden inanç, mezar taşında yazan bir kelime değil; hayattayken alınan bir tavırdır. İnsan birine inanırken aslında kendini sınar: Korkuya mı teslim olacağım, yoksa anlamı mı seçeceğim? Çünkü Ankebut bize dünyanın geçici olduğunu söylerken, geçici olana nasıl davranmamız gerektiğini de fısıldar. Geçici diye hor görme, geçici diye erteleme, geçici diye kaçma. Tam tersine, geçici olduğu için sahip çık. Geçici olduğu için dürüst ol.
Geçici olduğu için sev. Ben seni yaşamak için inandım sana demek, işte bu yüzden basit bir cümle değildir. Bu cümle, ölümle yüzleşmiş bir kalbin hâlâ hayata sırtını dönmemesidir. Bu cümle, faniliğin farkında olup yine de anlamdan vazgeçmemektir. Ve belki de insanın bu hayatta yapabileceği en onurlu şey budur: Sonu bilerek başlamak, kaybı bilerek sevmek, ölümü bilerek yaşamaktan vazgeçmemek. Çünkü ölüm Allah’ın emridir, evet; ama yaşamak da insanın sorumluluğudur. Ve insan, sorumluluğunu cesaretle taşıdığı ölçüde gerçekten inanmış sayılır.
İnsan bazen en çok şunu düşünür: Madem her şey geçici, neden bu kadar derinden hissediyoruz? Neden kalbimiz, biteceğini bildiği şeylere bu kadar sıkı tutunuyor? Çünkü insan, yalnızca aklıyla yaşayan bir varlık değildir; insan, anlamla yaşayan bir varlıktır. Ve anlam, süresiyle ölçülmez. Bir an, bir ömre bedel olabilir. Bir bakış, yıllar süren sessizliğin önüne geçebilir.
Bir kalp, bir kalbi tanıdığı anda bütün faniliği unutturabilir. İşte bu yüzden insan, geçiciliği bilmesine rağmen sevmekten vazgeçmez. Çünkü sevgi, zamana karşı bir meydan okumadır. “Biliyorum bitecek ama yine de buradayım” demenin başka bir adıdır sevgi. İnanç da böyle bir şeydir zaten; görmediğine güvenmek, dokunamadığına yaslanmaktır.
Ölümün kesinliği karşısında hayatı savunmak, inanan insanın en sessiz ama en güçlü itirazıdır. İnsan, her şeyin biteceğini bilip yine de kalbini açık tutuyorsa, bu bir zayıflık değil; aksine büyük bir olgunluktur. Çünkü kaçmak kolaydır, korunmak içgüdüseldir; ama kalmak bilinçli bir tercihtir. İnsan bazen kendini korumak için duvarlar örer, bazen de insan kalabilmek için o duvarları yıkar. Ve çoğu zaman en doğru seçim, can acıtsa bile kalmaktır. Çünkü acı, her zaman yanlışın işareti değildir; bazen doğru yerde durduğunu gösteren tek kanıttır. İnsan, yaşadıklarını inkâr ederek değil, taşıyarak büyür. Sevdiklerini kaybetse bile, sevmiş olmanın izini silmeden yoluna devam edebiliyorsa, işte o zaman hayatla gerçek bir bağ kurmuştur.
Ölüm gerçeği, sevgiyi anlamsız kılmaz; sevgiyi sorumluluk hâline getirir. “Bugün söylemezsem yarın olmayabilir” düşüncesi, insanı daha dürüst, daha açık, daha cesur yapar. Belki de bu yüzden en derin sevgiler, ölüm fikrine en çok yaklaşan kalplerde filizlenir. Çünkü o kalpler bilir: Zaman sınırlıdır ama anlam sınırsız olabilir. Ve insan, anlamı seçtiği her an, faniliğe rağmen iz bırakır. İşte hayat, tam da bu izlerden ibarettir. Geriye kalan, yaşadığın yıllar değil; dokunduğun kalpler, kurduğun bağlar ve vazgeçmediğin değerlerdir. Ve insan, bunları koruyabildiği sürece, ölümü bilse bile hayata yenilmez.
İnsan, sonunda şunu öğrenir: Hayat korkarak korunacak bir şey değil, inanarak yaşanacak bir emanettir. Ölüm gerçeği sevgiyi küçültmez; sevgiyi ciddiye alır. Ve insan, inandığını yaşamaktan vazgeçmediği sürece, kaybetse bile yenilmiş sayılmaz. Çünkü bazı kazanımlar, sahip olmakla değil; cesaretle sevmekle ölçülür. Ahmet Tekin
Emircan MERAL
Genel Yayın Yönetmeni














