İnsanlık tarihine dönüp bakıldığında, dünyanın en büyük trajedilerinin, en ağır savaşlarının, en derin ihanetlerinin ve en yıkıcı suçlarının temelinde çoğu zaman aynı duygunun yattığı görülür: Doymazlık. Çünkü insanın gerçekten ihtiyaç duyduğu şeyler sınırlıdır. Bir insanın yaşayabilmesi için belirli bir miktar ekmeğe, suya, barınağa ve güvene ihtiyacı vardır. Fakat insanın arzuları ihtiyaçları gibi sınırlı değildir. İhtiyaç bir noktada durur ama hırs çoğu zaman durmak bilmez. İşte insanın en büyük sınavlarından biri de burada başlar. Çünkü birçok kişi hayatı boyunca ihtiyaçlarıyla değil, arzularıyla hareket eder. Ve çoğu zaman felaketler de tam bu noktada ortaya çıkar. İnsanlar aç oldukları için değil, daha fazlasını istedikleri için; yoksul oldukları için değil, başkalarının sahip olduklarına da sahip olmak istedikleri için yanlış yollara saparlar.
Aslında dikkatlice düşünüldüğünde, insanın hayatını mahveden birçok kararın temelinde eksiklik değil, fazlalık arzusu vardır. Bir insan sahip olduğu kazançla rahatça yaşayabilecekken daha fazlasını elde etmek uğruna dürüstlüğünden vazgeçebilir. Bir yönetici elindeki güçle insanlara hizmet etmek yerine, daha fazla yetki ve daha fazla kontrol isteğiyle hareket edebilir. Bir şirket zaten büyük kârlar elde ederken, daha büyük rakamlara ulaşmak için insanların emeğini sömürebilir. Tarihte milyonlarca insanın hayatına mal olan savaşların önemli bir kısmı da hayatta kalmak için değil, daha fazla toprak, daha fazla zenginlik ve daha fazla güç elde etmek için başlatılmıştır. Çünkü insanın ihtiyacı olan şey ile istediği şey aynı değildir. Ve çoğu zaman insanı karanlığa sürükleyen şey ihtiyaçları değil, sınır tanımayan istekleridir.
İnsanın doğasında ilerlemek, gelişmek ve daha iyiye ulaşmak istemek vardır. Bunun kendisi kötü değildir. Aksine medeniyetlerin gelişmesi, bilimsel ilerlemeler ve insanlığın birçok başarısı daha iyisini isteme arzusundan doğmuştur. Fakat burada çok ince bir çizgi vardır. İnsan bir noktadan sonra gelişmek için değil, sadece sahip olmak için istemeye başladığında denge bozulur. Çünkü amaç üretmek olmaktan çıkar, biriktirmek hâline gelir. Ve biriktirme tutkusu zamanla insanın vicdanını susturmaya başlar. O andan itibaren doğru ile yanlış arasındaki çizgi bulanıklaşır. İnsan önce küçük tavizler verir. Sonra bu tavizler alışkanlığa dönüşür. En sonunda ise bir zamanlar asla yapmayacağını söylediği şeyleri yaparken bulur kendini.
Bugünün dünyasında da aynı durum farklı şekillerde karşımıza çıkıyor. İnsanların büyük kısmı temel ihtiyaçlarını karşılayabilmek için değil, başkalarıyla yarışabilmek için mücadele ediyor. Daha büyük evler, daha pahalı arabalar, daha gösterişli hayatlar, daha fazla beğeni, daha fazla ün, daha fazla görünürlük... İnsan artık çoğu zaman yaşamak için değil, başkalarına bir şeyler kanıtlamak için çabalıyor. Oysa bu yarışın bir sonu yoktur. Çünkü hırsın doyduğu bir nokta yoktur. İnsan bir hedefe ulaşır, ardından hemen yenisini belirler. Bir başarı elde eder, sonra daha büyüğünü ister. Bir zirveye çıkar, sonra daha yüksek bir zirve aramaya başlar. Ve bu döngü devam ettikçe insan sahip olduklarının değerini kaybetmeye başlar.
Belki de modern insanın en büyük trajedilerinden biri budur. Elindekilere bakmak yerine sürekli eksik olduğunu düşündüğü şeylere odaklanması. Çünkü insanın gözü çoğu zaman sahip olduklarına değil, sahip olmadıklarına takılır. Oysa mutluluğu yok eden şey çoğu zaman yoksunluk değil, kıyaslamadır. Bir insan dün sahip olmadıklarına bugün sahip olabilir ama yine de mutlu olmayabilir. Çünkü artık gözünü daha yükseğe dikmiştir. Ve insanın içindeki bu bitmeyen açlık, zamanla karakterini de değiştirmeye başlar.
Tarih boyunca işlenen büyük suçlara bakıldığında da aynı tablo görülür. İnsanlar çoğu zaman yaşamak için değil, daha fazlasına hükmetmek için zarar vermişlerdir. Çünkü ihtiyaç belli bir noktada sona erer. Bir insanın iki lokma ekmekten fazlasını aynı anda yiyememesi gibi, aslında sahip olunabilecek şeylerin de doğal sınırları vardır. Fakat insan zihni çoğu zaman bunu kabul etmek istemez. Güç elde eden daha fazla güç ister. Zengin olan daha fazla zenginlik ister. Ünlü olan daha fazla tanınmak ister. Ve bu istekler kontrol edilmediğinde insanın içindeki vicdanı yavaş yavaş geri plana iter.
Aslında insanın gerçek büyüklüğü ne kadar çok şeye sahip olduğu ile değil, ne kadarına ihtiyaç duymadığı ile ölçülür. Çünkü herkes kazanabilir ama herkes durmayı bilemez. Herkes elde edebilir ama herkes sınır çizebilir diyemeyiz. Hayatın en zor becerilerinden biri, "Bu bana yeter" diyebilmektir. Çünkü bu cümle yalnızca bir memnuniyet ifadesi değildir; aynı zamanda insanın kendi hırslarını yönetebildiğinin göstergesidir. Günümüzde birçok insanın yaşadığı huzursuzluğun altında da biraz bu gerçek yatar. Sürekli daha fazlasını isteyen bir zihin asla dinlenemez. Çünkü onun için hiçbir başarı yeterli değildir.
İnsan bazen kaybettiklerini düşündüğünde üzülür ama çoğu zaman asıl kaybının ne olduğunu fark etmez. Daha fazla kazanmak uğruna kaybettiği huzuru, daha fazla güç uğruna kaybettiği dostlukları, daha fazla başarı uğruna ihmal ettiği sevdiklerini göremez. Çünkü hırs insana sadece ulaşamadıklarını gösterir. Elindekilerin kıymetini değil. Ve insan bunun farkına vardığında bazen iş işten geçmiş olur. Çünkü bazı şeyler geri kazanılabilir ama geçen zaman geri getirilemez. Kaybedilen güven yeniden inşa edilebilir ama aynı masumiyet geri dönmez. Kaçırılan fırsatlar telafi edilebilir ama yaşanmayan anılar sonsuza kadar eksik kalır.
Bu yüzden insanın kendisine sorması gereken en önemli sorulardan biri şudur: "Ben gerçekten neye ihtiyaç duyuyorum?" Çünkü bu sorunun cevabı hayatın yönünü değiştirebilir. Eğer insan ihtiyaçlarıyla arzularını birbirinden ayırmayı öğrenebilirse, birçok yanlış kararın önüne geçebilir. Çünkü ihtiyaçlar insanı yaşatır, ama kontrolsüz arzular insanı yönetmeye başlar. Ve insan yönetmeye çalıştığı şeylerin esiri hâline geldiğinde özgürlüğünü kaybeder.
Belki de dünyanın en büyük paradokslarından biri budur. İnsan daha fazlasına sahip olmak için yola çıkar ama yolun sonunda sahip olduklarının kölesi hâline gelir. Daha çok para için çalışırken zamanını kaybeder. Daha çok güç için mücadele ederken huzurunu kaybeder. Daha çok kazanmak isterken kendisini kaybeder. Ve bir gün dönüp geriye baktığında, peşinden koştuğu şeylerin çoğunun aslında hayatının merkezinde olmaması gerektiğini anlar.
İşte bu yüzden en büyük suçlar çoğu zaman gerekli olanı elde etmek için değil, gerekli olandan fazlasını istemek için işlenir. Çünkü insanı karanlığa sürükleyen şey açlık değil, doymazlıktır. Eksiklik değil, ölçüsüzlüktür. İhtiyaç değil, sınır tanımayan arzudur. Ve belki de gerçek bilgelik, daha fazlasını elde edebilmekte değil; ne zaman durulacağını bilebilmektedir. Çünkü insanın karakteri sahip olduklarıyla değil, sahip olabileceği hâlde vazgeçebildikleriyle ortaya çıkar. Hayatın sonunda geriye dönüp bakıldığında hatırlanan şey ne kadar çok şeye sahip olunduğu değil, sahip olunan şeyler uğruna nelerin kaybedildiğidir. Ve çoğu zaman insanın en büyük pişmanlıkları, gerçekten ihtiyacı olan şeyleri değil, ihtiyacı olmadığı hâlde peşinden koştuğu şeyleri elde etmeye çalışırken yaptığı hatalardan doğar.
İnsanın trajedisi çoğu zaman sahip olmadıklarından değil, sahip olmak için vazgeçtiklerinden doğar. Çünkü hırsın en tehlikeli tarafı, insana kaybettiklerini unutturabilmesidir. Bir insan daha fazla kazanmak için çıktığı yolda önce küçük şeylerden vazgeçer. Biraz zamandan, biraz huzurdan, biraz uykudan... Sonra bu vazgeçişler büyümeye başlar. Ailesiyle geçireceği vakitlerden, dostlarıyla paylaşacağı anlardan, kendi iç sesini dinleyeceği sessizliklerden vazgeçer. Ve bütün bunları yaparken kendisini başarılı zanneder. Oysa bazen insanın hayatındaki en büyük başarısızlık, başarı sandığı şey uğruna hayatının en değerli parçalarını kaybetmesidir. Çünkü bazı kayıplar rakamlarla ölçülmez. Bir çocuğun büyürken kaçırılan yılları, yaşlanan bir anne babayla geçirilemeyen zamanlar, yıllarca ertelenen hayaller ve sürekli sonraya bırakılan mutluluklar bir gün geri dönüp bakıldığında insanın önüne hesap gibi çıkar.
Belki de bu yüzden tarihin en bilge insanları zenginliği değil, ölçüyü övmüşlerdir. Çünkü ölçü, insanın hem arzularını hem de gücünü kontrol edebilmesidir. Güç sahibi olmak tehlikeli değildir; gücün sınırlarını unutmak tehlikelidir. Para sahibi olmak kötü değildir; paranın insanın karakterini yönetmeye başlaması kötüdür. Başarılı olmak yanlış değildir; başarı uğruna vicdanı susturmak yanlıştır. Fakat insan çoğu zaman bu ayrımı fark edemez. Çünkü fazlalık, başlangıçta bir ödül gibi görünür. Daha fazla para güven verir, daha fazla güç özgüven verir, daha fazla imkan rahatlık sağlar. Ama bunlar amaç olmaktan çıkıp kimliğin bir parçası hâline geldiğinde insan yavaş yavaş değişmeye başlar. Artık sahip olduklarıyla değil, sahip olamadıklarıyla ilgilenir. Elindekilere şükretmek yerine eksik gördüklerine odaklanır. Ve böylece doyumsuzluk sessizce karakterinin içine yerleşir.
Aslında insanın ruhunu yoran şey çoğu zaman çalışmak değil, bitmeyen tatminsizliktir. Çünkü yorulan beden dinlenebilir ama sürekli daha fazlasını isteyen bir zihin asla dinlenemez. Bir hedef gerçekleştiğinde kısa süreli bir mutluluk yaşanır, ardından yeni bir hedef belirir. Sonra bir yenisi, sonra bir yenisi daha... İnsan sürekli gelecekte yaşayarak bugünü kaçırmaya başlar. Oysa hayat yalnızca ulaşılacak yerlerden ibaret değildir. Yolun kendisi de hayatın bir parçasıdır. Fakat hırs insanın gözlerini öyle bir perdeyle kapatır ki, vardığı yerleri değil yalnızca ulaşamadığı yerleri görmeye başlar.
Bugün dünyanın birçok yerinde yaşanan sosyal sorunların, ekonomik adaletsizliklerin ve insan ilişkilerindeki kırılmaların temelinde de biraz bu gerçek yatıyor. İnsanlar artık ihtiyaçları kadar değil, başkalarının sahip oldukları kadar istemeye başladılar. Kendi hayatlarını yaşamak yerine başkalarının hayatlarıyla yarışıyorlar. Kendi mutluluklarını ölçmek yerine başkalarının başarılarını ölçü alıyorlar. Bu yüzden sahip oldukları şeylerin değeri giderek azalıyor. Çünkü kıyaslama, sahip olunan her nimeti sıradanlaştıran görünmez bir zehirdir. İnsan sürekli yukarı bakarsa, ne kadar yükselirse yükselsin kendini eksik hisseder.
Oysa hayatın en büyük zenginlikleri çoğu zaman satın alınamaz. İç huzuru satın alamazsın. Gerçek dostluğu satın alamazsın. Güveni, sevgiyi, sadakati, huzurlu bir uykuyu, vicdan rahatlığını satın alamazsın. İnsan bazen yıllarını daha fazla kazanmak için harcar ama sonunda fark eder ki aslında kaybettiği şeylerin değeri kazandıklarından çok daha büyüktür. Çünkü para eksildiğinde yeniden kazanılabilir ama boşa geçen yıllar geri getirilemez. Kırılmış bir güven yeniden kurulabilir ama aynı saflıkla kurulamaz. Kaçırılmış bir an ise sonsuza kadar geçmişte kalır.
İnsanın gerçek sınavı da tam burada başlar. Çünkü önemli olan ne kadar elde ettiğin değil, elde ederken neyi koruyabildiğindir. Karakterini koruyabildin mi? Vicdanını koruyabildin mi? İnsanlığını koruyabildin mi? Eğer bütün bunları kaybettiysen, kazandığın şeylerin büyüklüğünün hiçbir anlamı kalmaz. Çünkü hayatın sonunda insanlar banka hesaplarını değil, yaşamlarını hatırlarlar. Kaç kişiye iyilik yaptıklarını, kaç kişinin hayatına dokunduklarını, kaç insanın kalbinde güzel bir iz bıraktıklarını düşünürler. Ve çoğu zaman insanın en ağır pişmanlıkları yaptığı şeylerden değil, uğruna kendini kaybettiği şeylerden doğar.
Belki de bu nedenle gerçek bilgelik, daha fazlasına ulaşabilmekte değil; neyin yeterli olduğunu anlayabilmektedir. Çünkü yeter kelimesi aslında insanın özgürlük ilanıdır. Sürekli isteyen bir insan arzularının kölesidir. Ama ne zaman duracağını bilen insan kendi hayatının efendisidir. Her şeyi elde etmek isteyen biri sonunda hiçbir şeyden tat alamaz hâle gelir. Fakat sahip olduklarının kıymetini bilen insan, küçük görünen şeylerde bile büyük mutluluklar bulabilir.
Ve insan bir gün dönüp hayatına baktığında, aslında en değerli şeylerin hiçbirinin fazlalıktan doğmadığını fark eder. En güzel dostluklar çıkar fazlalığından değil samimiyetten doğmuştur. En güçlü sevgiler gösterişten değil sadakatten doğmuştur. En derin huzur zenginlikten değil iç dengeden doğmuştur. Çünkü hayatın özü biriktirmekte değil, anlamlandırmaktadır. İnsan ne kadar çok şeye sahip olursa olsun, eğer sahip olduklarının anlamını kaybetmişse içindeki boşluğu dolduramaz.
İşte bu yüzden en büyük suçlar çoğu zaman açlıktan değil doymazlıktan doğar. İnsan gerçekten ihtiyacı olanı elde etmek için mücadele ettiğinde çoğu zaman vicdanıyla hareket eder. Ama ihtiyaç sınırını aşan hırs devreye girdiğinde vicdan susturulmaya başlanır. Ve tarihin en karanlık sayfaları da çoğu zaman tam bu noktada yazılır. Daha fazla güç için, daha fazla para için, daha fazla hakimiyet için yapılan hatalar; yalnızca başkalarına değil, sonunda onları yapan insanlara da zarar verir. Çünkü insan başkalarını aldatmadan önce kendi vicdanını susturmak zorundadır. Ve vicdanını kaybeden bir insanın kazandığı hiçbir şey tam anlamıyla kazanç değildir.
Sonunda geriye dönüp bakıldığında hayatın insana sorduğu soru aslında çok basittir: "Sahip oldukların için neyi feda ettin?" Eğer bu sorunun cevabı huzurunu, karakterini, sevdiklerini, vicdanını ve insanlığını içeriyorsa, elde edilen bütün fazlalıklar aslında görünmeyen bir kaybın üzerini örten geçici süslerden ibarettir. Çünkü hayatın sonunda insanı büyük yapan, ne kadar çok şeye sahip olduğu değil; sahip olabileceği hâlde hangi yanlışlardan uzak durabildiğidir. Ve belki de gerçek zenginlik, daha fazlasını elde etmekte değil, daha fazlasına ihtiyaç duymayacak kadar olgunlaşabilmektedir. Ahmet TEKİN
Emircan MERAL
Genel Yayın Yönetmeni













