İnsan hayatı boyunca birçok şey kaybeder. Bazen zamanını, bazen hayallerini, bazen güvendiği insanları... Ama bütün kayıpların içinde en sessiz ve en yıpratıcı olanı, değerini bilmeyen insanlara harcadığı ömürdür. Çünkü insan, emeğini yanlış yere verdiğinde yalnızca zamanını kaybetmez; inancından da biraz eksilir. İçindeki o saf güven duygusu biraz daha yorulur, insanlara karşı beslediği o koşulsuz iyilik biraz daha sessizleşir. Oysa insan dünyaya hesap yapmak için gelmez. Bir dostuna güvenmeyi, sevdiği birine el uzatmayı, ihtiyaç duyana destek olmayı doğal bir davranış olarak görür. Çünkü kendi kalbi böyledir. Kendisi bir bardak suyu bile minnetle içebiliyorsa, başkalarının da aynı inceliği taşıdığına inanır. Fakat hayat, herkesi kendi kalbi kadar güzel sanan insanlara en ağır derslerini tam da buradan verir. Çünkü herkes aynı vicdanı taşımaz. Herkes aynı duygularla sevmez, aynı incelikle düşünmez ve aynı sadakatle hatırlamaz. İşte insan bunu anladığında, aslında değer vermenin de en az sevmek kadar büyük bir sorumluluk olduğunu fark eder.
Hayatta en zor öğrenilen gerçeklerden biri şudur: Her insan, kendisine verilen değeri taşıyabilecek olgunlukta değildir. Bazıları sevgiyi hak ettiği için değil, karşısındaki insanın güzel kalbi sayesinde yaşar. Bazıları güveni koruduğu için değil, ona güvenen insanların iyi niyeti sayesinde ayakta durur. Bazıları ise yapılan fedakârlıkları öyle sıradan görür ki, zamanla bunların zaten kendi hakkı olduğuna inanmaya başlar. İşte tam da bu noktada değer, anlamını kaybetmeye başlar. Çünkü sürekli verilen ama hiç kıymeti bilinmeyen her şey zamanla sıradanlaşır. İnsan da böyledir. Sürekli affeden, sürekli anlayan, sürekli yanında duran biri olduğunda, bazı insanlar bunu sevginin büyüklüğü olarak değil, vazgeçmeyeceğinin garantisi olarak görür. Ve insanın en büyük yanılgılarından biri de burada başlar. Çünkü değeri bilinmeyen iyilik, bir süre sonra alışkanlığa dönüşür; alışkanlık ise çoğu zaman saygıyı sessizce tüketir.
"Değeri kime vereceğini iyi bilmelisin." Bu cümle ilk bakışta sert gibi görünür. Oysa içinde yılların biriktirdiği büyük bir hayat tecrübesi vardır. Çünkü insan herkese aynı kalple yaklaşamaz. Her toprağa aynı tohumu ekemez. Her kapıyı aynı umutla çalamaz. Bazı insanlar vardır; küçücük bir iyiliği yıllarca unutmazlar. Bir zor gününde yanında olduğun için ömür boyu seni dualarında taşırlar. Sen farkında bile olmadan yaptığın küçük bir destek, onların hayatında büyük bir iz bırakır. Ama bazı insanlar da vardır ki, onlara bütün denizleri versen bile bir damla suyun kıymetini bilmezler. Çünkü mesele verilen şeyin büyüklüğü değildir. Mesele, karşıdaki insanın değer duygusudur. Eğer o duygu yoksa, dünyanın bütün güzellikleri önüne serilse bile eksik yaşamaya devam eder.
Hayatın en acı gerçeklerinden biri de şudur: Nankörlük, çoğu zaman yokluktan değil, alışkanlıktan doğar. İnsan sürekli ilgi gördüğünde, sürekli sevildiğinde, sürekli desteklendiğinde bunların özel olduğunu unutmaya başlar. Tıpkı her gün doğan güneşi sıradan sanmamız gibi... Oysa güneş bir gün doğmasa, dünyanın dengesi altüst olur. Sevgi de böyledir. İnsan onu kaybetmeden kıymetini anlamaz. Ama bazı karakterler vardır ki, kaybettikten sonra bile anlamazlar. Çünkü onların problemi eksiklik değil, değer bilmeyi hiç öğrenememiş olmalarıdır.
Suyu kıymetsiz bulana denizi versen yetmez... Aslında bu cümle yalnızca maddi şeyleri anlatmaz. İnsan ilişkilerinin en derin gerçeğini anlatır. Çünkü sevgi de bir sudur. Güven de bir sudur. Sadakat de bir sudur. Bir insanın sana ayırdığı zaman da sudur. Seni dinlemek için sustuğu anlar, sen üzülme diye kendi yorgunluğunu gizlediği günler, sen mutlu ol diye ertelediği hayalleri... Bunların hepsi görünmeyen ama çok değerli armağanlardır. Fakat değer bilmeyen insanlar bunları doğal hakları gibi görürler. Kendilerine verilen sevgiyi tüketir, gösterilen sabrı zorlar, sunulan güveni yıpratırlar. Sonra gün gelir, bütün bunlar ellerinden kayıp gittiğinde şaşırırlar. Çünkü onlar hiçbir zaman kaybettikleri şeyin ne olduğunu gerçekten anlayamamışlardır.
İnsan bazen en büyük hatasını sevgisini yanlış kalplere emanet ederek yapar. Çünkü sevgi, doğru elde büyüyen bir çiçek gibidir. Doğru insanın elinde çoğalır, güzelleşir, güçlenir. Yanlış insanın elinde ise solar. Ne kadar emek verirsen ver, ne kadar beklersin bekle, ne kadar sabredersen sabret; toprağın kendisi verimsizse, çiçek açmasını beklemek yalnızca seni yorar. Hayatın birçok kırgınlığı da tam burada başlar. İnsan, karşısındaki kişinin değişeceğine inanır. Bir gün yaptığı fedakârlıkları göreceğini düşünür. Bir gün verdiği değerin karşılığını alacağını umut eder. Ama bazı insanlar değişmez. Çünkü karakter, zamanla oluşan bir alışkanlık değil; insanın en derin köküdür.
Belki de bu yüzden insanın en önemli becerilerinden biri, yalnızca sevmeyi değil, sevgisini korumayı da öğrenmesidir. Çünkü güzel kalpli olmak başka şeydir, kendini sürekli tüketmek başka şey. Merhametli olmak başka şeydir, seni değersizleştiren insanlara aynı emeği vermeye devam etmek başka şey. Hayat insana cimri olmayı öğretmez ama seçici olmayı öğretir. Çünkü her kalp aynı özeni hak etmez. Her insan aynı fedakârlığı taşıyamaz. Ve insan bunu ne kadar erken anlarsa, o kadar az kırılır.
Aslında değer vermek de bir sanattır. Yanlış kişiye verilen büyük emek, bazen doğru kişiye verilen küçük bir ilgiden daha az anlam taşır. Çünkü değeri büyüten şey miktar değil, onu alan kalbin olgunluğudur. Bir insan sana küçük bir iyilik yaptığı hâlde bunu yıllarca unutmayabiliyorsa, ona vereceğin her güzel şey büyür. Ama yaptığın onca fedakârlığa rağmen sana bir teşekkür etmeyi bile fazla gören biri varsa, ona vereceğin hiçbir şey gerçekten yerini bulmaz. İşte bu yüzden hayat, herkese aynı cömertlikle yaklaşmayı değil; kimin hangi değeri taşıyabileceğini görebilmeyi öğretir.
Ve zaman geçtikçe insan ilginç bir huzura ulaşır. Artık herkesi kazanmak istemez. Herkes tarafından sevilmeye çalışmaz. Her kapıyı çalmaz, her sofraya oturmaz, her kalbe girmek için çaba harcamaz. Çünkü bilir ki gerçek değer, çok insana ulaşmakta değil; doğru insanlara ulaşmaktadır. Kendisini gerçekten anlayan, emeğinin kıymetini bilen, sevgisini hafife almayan birkaç insanın varlığı; yüzlerce yüzeysel tanışıklıktan çok daha kıymetlidir. Kalabalıklar alkışlayabilir ama insanı gerçekten zengin yapan, zor zamanında yanında duran birkaç vefalı yürektir.
Belki de hayatın sonunda insanın yanında kalan şey, verdiği hediyeler ya da yaptığı büyük fedakârlıklar olmayacaktır. Geriye kalan, kime nasıl davrandığı ve kimlerin kalbinde nasıl bir iz bıraktığı olacaktır. Çünkü değer vermek yalnızca başkasını büyütmez; insanın kendi karakterini de ortaya koyar. Ama o değeri doğru yere verebilmek, işte gerçek olgunluğun göstergesidir. Çünkü sevgi de, güven de, emek de tıpkı su gibidir. Hayat verir, insan dağıtır; fakat dağıttığı şeyin kıymetini bilmeyen ellerde en berrak su bile anlamını kaybeder.
Ve belki de insanın hayatı boyunca öğrenmesi gereken en büyük gerçek tam da budur: Herkese aynı değeri vermek adalet değildir. Çünkü değer, onu anlayabilecek kalplerde çoğalır. Seni yalnızca ihtiyaç duyduğunda hatırlayanlara ömrünü vermek, çöle yağmur taşımaya benzer; ne toprağı yeşertir ne de gökyüzünü hafifletir. Ama seni bir sözünle anlayan, sessizliğinde bile hâlini hisseden, en küçük iyiliğini bile yıllar sonra aynı minnetle anan bir kalbe vereceğin küçücük bir sevgi bile koca bir ömre dönüşebilir. İşte bu yüzden insan, ne kadar çok verdiğiyle değil; verdiği değeri kime emanet ettiğiyle hayatını şekillendirir. Çünkü suyu kıymetsiz bulana denizi versen yetmez. Ama bir damla suyun bile değerini bilen bir yüreğe, yalnızca samimi bir tebessüm versen bile onu ömrü boyunca unutmaz. Ve insan sonunda şunu anlar: Asıl mesele çok vermek değildir; kıymet bilecek kalpleri tanıyabilmektir. İşte gerçek bilgelik de tam burada başlar.
İnsan olgunlaştıkça aslında kaybettiklerine değil, onları neden kaybettiğine bakmayı öğreniyor. Çünkü her kayıp kötü değildir. Bazı insanlar hayatımızdan eksildiğinde canımız acır ama zaman geçtikçe o acının bir eksilme değil, bir arınma olduğunu fark ederiz. İnsan bazen değerini bilmeyen birinin peşinde yıllarını harcar; sabrını, sevgisini, emeğini ve umutlarını tüketir. Sonra bir gün durup geriye baktığında, aslında karşısındaki insanın değişmesini beklerken kendisinin yorulduğunu görür. Çünkü değer vermek tek başına bir ilişkiyi ayakta tutmaya yetmez. Değer görebilmek de en az değer verebilmek kadar önemlidir. Tek taraflı fedakârlık bir süre sonra sevgi olmaktan çıkar, sessiz bir tükenişe dönüşür. İnsan sürekli anlayan taraf olduğunda, bir gün anlaşılmayı unutur. Sürekli affeden taraf olduğunda, bir gün kırıldığını anlatacak gücü bile kalmaz. İşte tam da bu yüzden insan, sevgisini korumayı öğrendiği kadar kendisini de korumayı öğrenmelidir. Çünkü kendi değerini bilmeyen biri, başkasına verdiği değerin de sınırını çizemez.
Hayatın garip bir dengesi vardır. Değerini bilmeyen insanlar çoğu zaman kaybettiklerinin kıymetini, yerlerini dolduramayacaklarını anladıkları anda fark ederler. Fakat o fark ediş çoğu zaman geç kalmış bir pişmanlıktan ibarettir. Çünkü bazı insanlar gittikten sonra geri dönmez. Bazı kalpler bir kez kırıldıktan sonra yeniden aynı güvenle açılmaz. Bir vazo kırıldığında nasıl yapıştırılsa bile eski hâline dönemiyorsa, sürekli değersiz hissettirilen bir yürek de eski masumiyetine kolay kolay kavuşamaz. Bu yüzden insanın en büyük sorumluluklarından biri, elindekinin kıymetini onu kaybetmeden bilmektir. Çünkü hayat ikinci şanslar verebilir ama aynı duyguları her zaman geri vermez. Aynı samimiyet, aynı güven ve aynı içtenlik her kapıyı ikinci kez çalmaz.
Belki de bu yüzden insanın gerçek zenginliği, sahip olduğu insanların sayısıyla değil; yanında kalan insanların niteliğiyle ölçülür. Seni gerçekten anlayan, başarına alkış tutarken de başarısızlığında elini bırakmayan, iyi gününde olduğu kadar kötü gününde de aynı samimiyetle yanında duran insanlar, hayatta sahip olunabilecek en büyük servettir. Böyle insanların değeri, kalabalıkların içinde değil; yalnız kaldığında daha iyi anlaşılır. Çünkü herkes güneşli havada seninle yürüyebilir. Asıl mesele yağmur başladığında şemsiyesini seninle paylaşacak yüreğe sahip olmaktır. İşte bu yüzden değer, gösterişli sözlerde değil; zor zamanlarda değişmeyen davranışlarda saklıdır.
Ve insan sonunda şunu öğrenir: Herkes hayatına girmek için değil, ona bir şey öğretmek için gelir. Kimisi sevgiyi öğretir, kimisi sabrı, kimisi güveni... Kimisi ise değeri hak etmeyen insanlara ömrünü harcamaman gerektiğini öğretir. Bu derslerin bazıları gözyaşıyla yazılır, bazıları sessizlikle, bazıları ise uzun gecelerde insanın kendi kendine yaptığı iç hesaplaşmalarla... Ama hangi yoldan gelirse gelsin, sonunda insanın elinde tek bir gerçek kalır: Değerini bilmeyenlere kendini ispat etmeye çalışmak, susuzluğu olmayan birine su taşımaya benzer. Ne senin emeğin anlaşılır ne de taşıdığın suyun kıymeti... Bu yüzden hayat bazen vermeyi değil, nerede duracağını bilmeyi de öğretir. Çünkü gerçek olgunluk, herkese değer vermek değil; değerin hangi kalpte çoğalacağını görebilecek kadar hayatı tanımaktır. Ahmet TEKİN
Emircan MERAL
Genel Yayın Yönetmeni














