Tura Türk
HV
15 EKİM Perşembe 01:39

AŞK HİÇBİR İŞİ GÜCÜ OLMAYAN İNSANLARIN İŞİDİR

İnsan bazen hayatın gerçeklerinden kaçmak için kendisine bir dünya kurar. Bu dünyanın içinde sorumluluklar ertelenir, yapılması gereken işler unutulur, yarınların hesabı bir kenara bırakılır...

Yaşam
AŞK HİÇBİR İŞİ GÜCÜ OLMAYAN İNSANLARIN İŞİDİR

İnsan bazen hayatın gerçeklerinden kaçmak için kendisine bir dünya kurar. Bu dünyanın içinde sorumluluklar ertelenir, yapılması gereken işler unutulur, yarınların hesabı bir kenara bırakılır ve insan, bütün zamanını kendisini iyi hissettiren duyguların peşinden sürüklenerek geçirir. İşte aşk da kimi zaman böyle bir dünyanın merkezine yerleşir. İnsan, yapması gerekenleri düşünmek yerine birinin kendisini düşünüp düşünmediğini merak eder; geleceğini inşa etmek yerine bir mesajın gelmesini bekler, hayallerini gerçekleştirmek yerine bir bakışın, bir sözün, bir telefonun anlamını çözmeye çalışır. Belki de bu yüzden insanın aklına şu düşünce gelir: Aşk, hiçbir işi gücü olmayan insanların işidir. Çünkü gerçekten yapacak çok şeyi olan insanın zamanı sınırlıdır; hedefleri, sorumlulukları, yetişmesi gereken işleri ve omuzlarında taşıdığı yükler vardır. Fakat meseleye biraz daha yakından bakıldığında, asıl sorunun aşkın kendisi değil, insanın aşkı hayatının neresine koyduğu olduğu anlaşılır. Çünkü aşk bazen insanı hayata bağlayan en güçlü duygu olurken bazen de insanın hayattan uzaklaşmak için kullandığı en güzel bahaneye dönüşebilir.

Bir insanın bütün gününü sevdiği kişiyi düşünerek geçirmesi, onun hayatında başka hiçbir şeyin önemli olmadığı anlamına gelebilir. Sabah uyandığında ilk aklına gelen, gece uyumadan önce son düşündüğü kişi aynıysa; yaptığı her işin arasında onunla ilgili bir ihtimal arıyorsa; mutluluğunu bir başkasının mesajına, huzurunu sesine, bütün gününün anlamını ise kendisine göstereceği ilgiye bağlıyorsa, burada yalnızca aşktan söz etmek yeterli değildir. Belki de insan, kendi hayatının merkezinden uzaklaşmış ve merkezine başka birini yerleştirmiştir. Artık kendi mutluluğunu üretmek yerine bir başkasının kendisini mutlu etmesini beklemekte, kendi yolunu yürümek yerine karşısındaki insanın kendisine eşlik edip etmeyeceğini düşünmektedir. Oysa insanın hayatında birini sevmekle kendi hayatını unutmak arasında büyük bir fark vardır. Sevgi, insanın dünyasına yeni bir anlam katmalıdır; var olan bütün anlamları ortadan kaldırmamalıdır. Bir insanı sevmek, kendi hayallerinden vazgeçmek, sorumluluklarını terk etmek veya geleceğini belirsizliğe bırakmak değildir. Gerçek sevgi, iki insanın birbirine tutunurken kendi ayakları üzerinde de durabilmesini gerektirir.

Belki de aşkın en büyük yanılgısı, insanın sevdiği kişiyi hayatının tamamı zannetmesidir. Oysa hiçbir insan başka bir insanın bütün dünyası olmak zorunda değildir. İnsan, sevdiği kişiden önce de bir hayata sahipti; hayalleri, amaçları, dostlukları, ailesi, uğraşları ve kendisine ait bir iç dünyası vardı. Aşk başladığında bunların hepsini terk etmek, sevgiyi büyütmez; yalnızca insanın kendi dünyasını daraltır. Bir süre sonra ilişki, iki insanın birbirine kattığı güzellik olmaktan çıkar ve bütün hayatın üzerine kurulduğu tek dayanağa dönüşür. Böyle olduğunda en küçük tartışma büyük bir felaket gibi yaşanır, kısa bir sessizlik terk edilme korkusu yaratır, basit bir ilgisizlik insanın bütün özgüvenini sarsar. Çünkü kişi artık yalnızca sevdiği insanı kaybetmekten korkmuyordur; onunla birlikte kendisini, mutluluğunu ve hayatının anlamını da kaybedeceğini düşünüyordur. Oysa insanın bütün varlığını tek bir ilişkiye bağlaması, aşkı güçlendirmek yerine onu ağır bir sorumluluğa dönüştürebilir. Kimse başka bir insanın bütün boşluklarını dolduramaz, bütün yaralarını iyileştiremez ve her gün bütün mutluluğunu tek başına sağlayamaz.

Öte yandan, aşkı küçümseyerek onu yalnızca boş vakitlerin uğraşı olarak görmek de hayatın başka bir gerçeğini gözden kaçırmaktır. Çünkü çalışan, üreten, ailesinin sorumluluğunu taşıyan, sabah erkenden kalkıp akşam yorgun dönen, geleceği için mücadele eden insanların da sevmeye, sevilmeye ve anlaşılmaya ihtiyacı vardır. Hatta bazen en çok onların ihtiyacı vardır. Gün boyunca dünyanın yükünü omuzlarında taşıyan bir insan için akşam kapısını açtığında kendisini anlayan birinin varlığı, bütün yorgunluğunu hafifletebilir. Bazen bir çift güzel söz, insanın yeniden ayağa kalkmasına yardımcı olur; bazen güven duyduğu bir el, zor bir dönemi atlatmasını kolaylaştırır. Demek ki aşk, yalnızca işi gücü olmayanların değil, hayatın bütün ağırlığına rağmen kalbinde bir başkasına yer açabilen insanların da meselesidir. Asıl ayrım, insanın çalışıp çalışmaması değil, sevgiyi nasıl yaşadığıdır. Kimi insan aşkı hayatına anlam katmak için yaşar, kimi ise hayatında eksik olan anlamı yalnızca aşkta arar. Birincisi sevgisiyle büyürken ikincisi sevgisinin içinde kendisini kaybetme tehlikesiyle karşı karşıya kalabilir.

Hayatta yapılacak çok işin olması, insanın duygularını yok etmez; fakat duyguların insanın bütün hayatını yönetmesine izin vermemek gerekir. İnsan hem çalışabilir hem sevebilir, hem hayallerinin peşinden koşabilir hem de bir başkasının elini tutabilir. Bir ilişki, insanın hedeflerine engel olmak zorunda değildir. Aksine doğru insanla kurulan bağ, insanın kendisine daha fazla inanmasını, daha kararlı davranmasını ve zorluklara karşı daha güçlü durmasını sağlayabilir. Ancak bunun için iki insanın da birbirinin hayatına saygı duyması gerekir. Birinin işi olduğunda bunu sevgisizlik olarak yorumlamamak, birinin kendi hedeflerine zaman ayırmasını ilgisizlik saymamak ve her an birlikte olamamayı ilişkinin eksikliği olarak görmemek önemlidir. Çünkü sevgi, sürekli yan yana bulunmak kadar birbirinin kendi yolunu yürümesine de izin verebilmektir. İnsan sevdiği kişinin hayatında bir yer edinmeli, fakat onun bütün hayatını işgal etmeye çalışmamalıdır. Aksi hâlde sevgi, huzur veren bir bağ olmaktan çıkar ve insanın nefes almasını zorlaştıran bir beklentiler zincirine dönüşür.

Belki de “Aşk hiçbir işi gücü olmayan insanların işidir” sözünün asıl anlatmak istediği, aşkın kendisinden çok, insanın boşluğunu nasıl doldurduğuyla ilgilidir. Kendi hayatına bir anlam veremeyen, hedeflerini belirleyemeyen, yalnız kaldığında kendisiyle baş başa duramayan insan, bazen bütün eksiklerini bir başkasının varlığıyla kapatmaya çalışır. Sevilince değerli, aranılınca önemli, özlenince anlamlı olduğunu düşünür. Bir başkasının ilgisi azaldığında ise kendi değerinin de azaldığına inanır. Oysa insanın değeri, birinin onu ne kadar aradığıyla ölçülemez. Bir mesajın gelmemesi, insanın sevilmeye layık olmadığı anlamına gelmez. Bir ilişkinin bitmesi, hayatın bittiği anlamına gelmez. Birinin gitmesi, insanın kendi yolunda yürüyemeyeceği anlamına hiç gelmez. İnsan kendi hayatını kurabildiği ölçüde bir başkasıyla sağlıklı bir hayat paylaşabilir. Çünkü kendi içinde hiçbir dayanağı olmayan kişi, bütün yükünü sevdiği insanın omuzlarına bırakmaya başlayabilir. Oysa aşk, iki insanın birbirinin yükünü paylaşmasıdır; birinin diğerinin bütün hayatını sırtlanması değil.

İnsan bazen yıllarını bir aşkın içinde geçirir ve sonunda dönüp baktığında kendisine şu soruyu sorar: Ben bu süre içinde ne yaşadım, ne ürettim, ne öğrendim, neye dönüştüm? Eğer geriye yalnızca bekleyişler, ertelenmiş hayaller, yarım kalmış işler ve bir başkasının davranışlarına göre şekillenen günler kalmışsa, belki de sorun aşkın büyüklüğünde değil, insanın kendisini unutacak kadar o aşka bağlanmasındadır. Çünkü aşk uğruna her şeyden vazgeçmek, her zaman büyük bir sevginin kanıtı değildir. Bazen insanın kendi korkularıyla yüzleşmekten kaçmasıdır. Bazen yalnız kalamamasıdır. Bazen kendi hayatını kurmanın sorumluluğunu üstlenmek yerine başka birinin hayatına tutunmayı seçmesidir. Gerçek sevgi, insanın kendisini yok etmesini istemez. Seni gerçekten seven biri, hayallerinin gerçekleşmesinden korkmaz; kendi yolunu çizmeni engellemez, başarılarını tehdit olarak görmez ve seni kendisine bağımlı hâle getirmeye çalışmaz. Çünkü sevginin amacı bir insanı kendine mahkûm etmek değil, onunla özgürce bir hayat paylaşabilmektir.

Sonuçta aşkın işi gücü olmayan insanların uğraşı olup olmadığı, nasıl bir hayat yaşadığımıza bağlıdır. Eğer aşk, bütün sorumluluklarımızdan kaçmanın, hayallerimizi ertelemenin ve kendi içimizdeki boşluğu bir başkasıyla doldurmanın bahanesine dönüşmüşse, gerçekten de insanı hayatından uzaklaştırabilir. Fakat aşk, iki insanın birbirine güç verdiği, hayatın zorluklarını birlikte karşıladığı ve kendi kimliğini koruyarak ortak bir gelecek kurabildiği bir bağsa, o zaman hayatın en değerli zenginliklerinden biridir. Önemli olan kalbinin dolu olması değil, kalbin doluyken de hayatını yaşayabilmendir. Sevdiğin insanı düşünürken geleceğini unutmamak, ona zaman ayırırken kendine de zaman ayırmak, bir ilişkinin içinde bulunurken kendi kişiliğini korumak ve aşkı yaşarken hayatın diğer güzelliklerine de gözlerini kapatmamak gerekir.

Çünkü insanın yalnızca işi gücü olması onu başarılı yapmaz; yalnızca aşkla yaşaması da onu mutlu etmez. İnsanı olgunlaştıran, hayatın farklı alanları arasında bir denge kurabilmesidir. Bir gün sevdiğin insanla yolların ayrılabilir, duyguların değişebilir, hayat seni başka bir yöne götürebilir. O gün geldiğinde elinde yalnızca kaybettiğin bir aşkın hatırası değil, kendi emeğinle kurduğun bir hayat, geliştirdiğin bir karakter ve yürümeye devam edebilecek bir güç de bulunmalıdır.

Aşk, hayatı olmayan insanların sığınacağı bir yer değil; hayatı olan insanların birbirine açtığı güzel bir dünyadır. Sevmek için hayatından vazgeçmek zorunda değilsin. Sevilmek için hayallerini terk etmek zorunda değilsin. Birinin yanında kalabilmek için kendini unutmak zorunda hiç değilsin. Çünkü gerçek aşk, seni hayatından koparan değil, yaşadığın hayata daha fazla anlam katan aşktır.

Ve belki de asıl mesele şudur: Aşk, işi gücü olmayan insanların işi değildir; hayatını unutacak kadar aşka kapılan insanların kendilerine sorması gereken bir sorudur. Sevdiğin insanla bir gelecek kuruyor musun, yoksa kendi geleceğini onun etrafında beklemeye mi alıyorsun? Çünkü hayat, birini sevmek için durmaz. Zaman geçer, fırsatlar değişir, hayaller beklerken yorulur. En güzeli, hem kalbinin sesini duyabilmek hem de hayatın senden beklediği sorumlulukları yerine getirebilmektir. İnsan, ancak kendi hayatında ayakta durabildiğinde bir başkasının elini gerçekten özgürce tutabilir. Ahmet TEKİN

Emircan MERALEmircan MERAL

Genel Yayın Yönetmeni

YORUMLAR