Tura Türk
HV
06 KASIM Cuma 03:45

İnsan Bazen Kaybettiklerine Değil, Kaybederken Kendinden Vazgeçtiklerine Üzülür

İnsan hayatı boyunca pek çok şey kaybeder. Bazen çok sevdiği bir insanı, bazen yıllarca emek verdiği bir dostluğu, bazen gerçekleşmesini beklediği hayallerini, bazen de bir zamanlar kendisine büyük mutluluk veren duygularını…

Yaşam
İnsan Bazen Kaybettiklerine Değil, Kaybederken Kendinden Vazgeçtiklerine Üzülür

İnsan hayatı boyunca pek çok şey kaybeder. Bazen çok sevdiği bir insanı, bazen yıllarca emek verdiği bir dostluğu, bazen gerçekleşmesini beklediği hayallerini, bazen de bir zamanlar kendisine büyük mutluluk veren duygularını… Fakat insanın hayatında öyle kayıplar vardır ki bunların acısı, kaybedilen şeyin kendisinden çok daha derindir. Çünkü bazı kayıplar yaşanırken insan yalnızca bir başkasını hayatından çıkarmaz; farkında olmadan kendi kişiliğinden, hayallerinden, özgürlüğünden ve değerlerinden de vazgeçer. Birini kaybetmemek için kendisini değiştirmeye başlar. Önce bazı sözlerini yutar, sonra düşüncelerini saklar, ardından istemediği davranışlara alışır. Bir süre sonra da kendisini mutlu eden şeyleri değil, karşısındaki insanı kaybetmemek için yapması gerekenleri düşünür. İşte insanın en büyük kaybı bazen tam da bu noktada başlar: Bir başkasının hayatında kalabilmek için kendi hayatında kendisine yer bırakmamak.

İnsan sevdiği zaman her zaman mantığıyla hareket edemez. Bazen kalbi, aklının gördüğü gerçekleri kabul etmek istemez. Karşısındaki insanın değiştiğini fark eder ama geçmişteki güzel günleri hatırlayarak bugünkü kırgınlıkları görmezden gelir. Bir zamanlar kendisine gösterilen ilgiyi, duyduğu güzel sözleri, paylaşılan hayalleri yeniden yaşayabilmek için bekler. Her kırgınlığın ardından bir özür, her uzaklaşmanın ardından bir dönüş, her hayal kırıklığının ardından yeniden başlayacak bir umut arar. Çünkü insan bazen karşısındaki kişiye değil, onun geçmişte kendisine hissettirdiği duygulara bağlanır. Bugünkü gerçeği kabul etmek yerine dünün hatıralarına tutunur. Oysa geçmişte güzel olan bir şeyin bugün de aynı güzellikte devam edeceğinin garantisi yoktur. İnsanların değişebileceğini, duyguların farklılaşabileceğini ve bazı ilişkilerin artık eskisi gibi olmayabileceğini kabul etmek gerekir. Ancak bunu kabul etmek, özellikle çok emek verilmiş bir ilişkinin ardından, insanın kendisine itiraf edebileceği en zor gerçeklerden biridir.

Bazen bir insanı hayatımızda tutabilmek için kendimizden o kadar çok şey veririz ki bir süre sonra verdiğimiz şeylerin hesabını bile yapamaz hâle geliriz. Kendi isteklerimizi erteler, kendi ihtiyaçlarımızı önemsiz görür, karşı tarafın mutluluğunu kendi mutluluğumuzun önüne koyarız. Onun üzülmemesi için susar, yanlış anlaşılmamak için kendimizi ifade etmekten kaçınır, tartışma çıkmasın diye haklı olduğumuz konularda bile geri adım atarız. Başlangıçta bunların hepsini sevginin bir gereği olarak görürüz. Fedakârlık yaptığımızı, anlayış gösterdiğimizi, ilişkimizi korumaya çalıştığımızı düşünürüz. Fakat zamanla bir şeylerin değiştiğini fark ederiz. Çünkü sürekli veren taraf olmak, insanın iç dünyasında görünmeyen bir yorgunluk oluşturur. Karşılığında aynı anlayışı göremediğinde kırılır, fakat kırıldığını söylemeye bile çekinir. Böylece içinde biriken duygular, zamanla kendi kalbine yük olmaya başlar.

İşte burada insanın kendisine sorması gereken önemli bir soru vardır: Birini sevdiğim için mi fedakârlık yapıyorum, yoksa onu kaybetmekten korktuğum için mi kendimden vazgeçiyorum? Çünkü sevgiyle korku birbirine karıştırıldığında insan doğru kararlar vermekte zorlanır. Sevdiğimiz insanın hayatımızda olmasını istemek doğaldır. Ancak onun gitmemesi için kendi değerimizi küçültmek, her davranışına razı olmak ve sürekli kendimizi ispatlamaya çalışmak sevginin sağlıklı bir biçimi değildir. Gerçek sevgi, insanın kendisini unutmasını değil, kendisi olarak kalabilmesini sağlamalıdır. Bir insanın yanında huzurlu olabilmek, düşüncelerini korkmadan ifade edebilmek, hata yaptığında bunu kabul edebilmek ve gerektiğinde karşılıklı olarak özür dileyebilmek ilişkinin en değerli özelliklerindendir. Eğer bir ilişkinin içinde sürekli kendini savunmak, değerini anlatmak ve sevilmeye layık olduğunu kanıtlamak zorunda kalıyorsan orada yalnızca sevgiyi değil, ilişkinin sana ne yaptığını da sorgulaman gerekir.

Üstelik bu durum yalnızca aşk ilişkilerinde yaşanmaz. Dostluklarda, aile ilişkilerinde, iş hayatında ve insanın kurduğu bütün bağlarda benzer durumlarla karşılaşmak mümkündür. Bazı insanlar arkadaşlıklarını kaybetmemek için kendilerine yapılan saygısızlıkları görmezden gelir. Bazıları ailesinin beklentilerini karşılamak uğruna kendi hayallerinden vazgeçer. Bazıları işini kaybetmemek için yıllarca mutsuz olduğu koşullara katlanır. Kimileri de çevresindeki insanların kendisini kabul etmesi için gerçek düşüncelerini saklar. Herkesin beklentilerine yetişmeye çalışan insan, bir süre sonra kendi beklentilerinin ne olduğunu unutabilir. Başkalarının gözünde iyi, anlayışlı, başarılı ve fedakâr görünmeye çalışırken kendi gözünde kim olduğunu kaybetmeye başlar. Oysa insanın hayatı, yalnızca başkalarının beklentilerini karşılamak için verilmiş bir zaman değildir. Herkesin bir başkasına karşı sorumlulukları olabilir ama insanın kendisine karşı da sorumlulukları vardır.

Bunun en acı tarafı ise insanın çoğu zaman kaybettiğini hemen fark etmemesidir. Çünkü kendinden vazgeçmek bir anda gerçekleşmez. Küçük tavizlerle başlar. Bir gün söylemek istediğin bir sözü söylemezsin, başka bir gün istemediğin bir şeyi kabul edersin. Sonra kendi kararlarını başkalarının düşüncelerine göre vermeye başlarsın. Bir zamanlar seni heyecanlandıran hayallerinden uzaklaşır, kendine ayırman gereken zamanı başkalarına verirsin. Bunların her biri tek başına önemsiz gibi görünebilir. Fakat yıllar geçtikçe birikir ve insan bir gün geriye dönüp baktığında kendisini hiç istemediği bir hayatın içinde bulabilir. O zaman kaybettiği şeyin yalnızca bir insan olmadığını anlar. Kaybettiği yılları, yaşayamadığı ihtimalleri, susturduğu düşünceleri ve kendisine göstermediği sevgiyi de hatırlar. Belki de en çok buna üzülür: Başkalarının hayatında yer açmak için kendi hayatında kendisine yer bırakmamış olmasına.

İnsanların en sık yaptığı hatalardan biri de verdiği emeğin karşılığını mutlaka alacağına inanmasıdır. Birine yıllarını vermiş olmak, onun da aynı şekilde davranacağı anlamına gelmez. Bir insanı çok sevmek, onun da seni aynı ölçüde seveceğini garanti etmez. Bir dostluk için fedakârlık yapmak, o dostluğun sonsuza kadar süreceği anlamına gelmez. Bazen ne kadar iyi niyetli olursan ol, karşındaki insan senin verdiğin değeri aynı şekilde taşıyamaz. Bu gerçeği kabul etmek insanı acıtabilir ama aynı zamanda özgürleştirir. Çünkü herkesin davranışından sorumlu olamayız. Başkasının sevgisini, sadakatini veya vicdanını kendi çabamızla oluşturamayız. Biz ancak kendi davranışlarımızı, seçimlerimizi ve sınırlarımızı belirleyebiliriz. Bir insanın hayatımızda kalmasını sağlayamamak, her zaman bizim eksikliğimiz değildir. Bazen gitmek isteyen birini tutmaya çalışmak, kendimize yaptığımız en büyük haksızlığa dönüşür.

Elbette insanın kendisini koruması, herkese sırtını dönmesi ya da en küçük sorunda hayatından insanları çıkarması anlamına gelmez. Her ilişki emek ister. Her insan hata yapabilir. Bazen sabretmek, bazen affetmek, bazen de kendi gururunu bir kenara bırakıp ilk adımı atmak gerekir. Fakat burada önemli olan, karşılıklı bir çabanın bulunmasıdır. Bir insan sürekli kırıyor, diğeri sürekli onarıyorsa; biri istediği zaman uzaklaşıyor, diğeri her defasında bekliyorsa; biri kendi hayatını yaşarken diğeri onun hayatında yer bulabilmek için çabalıyorsa orada dengeden söz etmek zordur. Sevgi tek kişinin omuzlarında taşınacak bir yük değildir. Bir ilişkinin devam edebilmesi için iki insanın da sorumluluk alması gerekir. Çünkü insanın sabrı değerlidir ama sınırsız değildir. Birini anlamaya çalışmak güzeldir ancak kendisini hiç anlamayan birine sürekli kendini anlatmak insanı yorar.

Bazen de insanın hayatından çıkması gereken şey bir kişi değil, o kişiyle birlikte sürdürdüğü alışkanlıklardır. Her gün telefonunu kontrol etmek, bir mesaj beklemek, geçmiş konuşmaları tekrar tekrar okumak, yaşanmamış ihtimallerin peşinden gitmek ve artık değişmiş bir insanın eski hâline dönmesini beklemek… Bunlar insanı geçmişe bağlayan görünmez zincirlere dönüşebilir. İnsan bir süre sonra hayatını yaşamaktan çok, geçmişte yaşadığı şeyleri zihninde yeniden yaşamaya başlar. Oysa geçmişi değiştirmek mümkün değildir. Değiştirilebilecek olan, geçmişin bugünkü hayatımız üzerindeki etkisidir. Birini unutmak her zaman onu hiç hatırlamamak değildir. Bazen onu hatırladığında artık kendini kaybetmemeyi öğrenmektir. Bir zamanlar canını acıtan bir hatıranın artık kararlarını yönetmesine izin vermemektir.

Hayat insana zamanla önemli bir gerçeği öğretir: Her kayıp bir yenilgi değildir. Bazen hayatından çıkan insanlar sana kendini yeniden bulma fırsatı verir. Bazen kapanan bir kapı, yıllardır göremediğin başka bir yolu fark etmeni sağlar. Bazen de vazgeçmek, sevginin bittiği anlamına değil, insanın kendisine yeniden değer vermeye başladığı anlamına gelir. Herkesin hayatında kalmak zorunda değilsin. Herkesi mutlu etmek, herkes tarafından anlaşılmak veya herkesin beklentilerini karşılamak zorunda da değilsin. Önemli olan, hayatının sonunda başkalarının istediği insan olmak için kendi özünden ne kadar uzaklaştığını düşünerek pişmanlık yaşamamaktır. Çünkü insanın kendisine duyduğu saygı, bir başkasının sevgisine bağlı olmamalıdır.

Belki de bir gün geriye dönüp baktığımızda en çok şuna üzüleceğiz: Bizi terk edenlere değil, onlar gitmesin diye susturduğumuz kendimize; bizi anlamayanlara değil, kendimizi anlatmaktan vazgeçtiğimiz zamanlara; kıymetimizi bilmeyenlere değil, kendi kıymetimizi unuttuğumuz yıllara… Çünkü insan bazen bir başkasını kaybettiğinde değil, onu kaybetmemek uğruna kendisi olmaktan vazgeçtiğinde gerçekten kaybolur. Hayatın en önemli derslerinden biri de budur: Sevmek güzeldir, emek vermek değerlidir, fedakârlık yapmak insanı büyütür. Ancak bunların hiçbiri insanın kendi değerini yok saymasını gerektirmez. Bir başkasının hayatında kalabilmek için kendi hayatından çıkma. Birinin seni sevmesini beklerken kendine sevgisiz davranma. Çünkü günün sonunda herkes gidebilir, her şey değişebilir, hatıralar bile zamanla silikleşebilir. Fakat insanın kendisiyle kurduğu ilişki, hayatı boyunca taşıyacağı en önemli bağlardan biridir.

Unutma; insanın en büyük kaybı, hayatından çıkan kişi değildir. Asıl kayıp, o kişi gitmesin diye geride bıraktığı kendi benliğidir. Çünkü bir başkasını yeniden bulmak mümkün olabilir ama kendinden vazgeçerek geçirdiğin yılları geri getirmek mümkün değildir. Ahmet TEKİN

Emircan MERALEmircan MERAL

Genel Yayın Yönetmeni

YORUMLAR