İnsan çoğu zaman hayatın kendisini yorduğunu düşünür. Sabah başlayan koşuşturma, bitmeyen sorumluluklar, yetişilmesi gereken işler, çözülmesi gereken problemler… Her şey üst üste geldiğinde insan doğal olarak hayatın ağırlığından şikâyet eder. Ama biraz durup gerçekten düşündüğünde, insanı asıl tüketenin yaşanan olaylar değil, o olayların zihinde tekrar tekrar yaşatılması olduğunu fark eder. Çünkü hayat, olup geçer. Bir gün yaşanır ve biter. Ama zihin… zihin biten hiçbir şeyi gerçekten bırakmak istemez. Aynı cümleyi tekrar kurar, aynı sahneyi tekrar oynatır, aynı ihtimali yeniden düşünür. Ve insan, gerçekte bir kez yaşadığı şeyi, zihninde yüzlerce kez yaşamaya devam eder.
İşte asıl yorgunluk burada başlar. Çünkü beden, yaşanan bir olayı kaldırabilir; ama zihin, bitmeyen düşüncelerin içinde sürekli aynı ağırlığı taşımaya başladığında insan içten içe tükenmeye başlar. Çoğu insan bunu fark etmez bile. Sadece kendini sürekli yorgun, isteksiz ve zihinsel olarak ağır hisseder. Oysa o yorgunluğun sebebi çoğu zaman yaşadığı hayat değil, susturamadığı düşüncelerdir. İnsan bir konuşmayı günlerce kafasında tekrar eder, geçmişte söylediği bir cümleyi yeniden düşünür, gelecekte olabilecek kötü ihtimalleri zihninde defalarca kurar. Ve bütün bunlar olurken aslında gerçek hayatta hiçbir şey yaşanmıyordur. İnsan, kendi zihninin içinde yoruluyordur.
Zihin, kontrol edilmediğinde insanın en büyük yüküne dönüşebilir. Çünkü insanın dışarıdaki sorunlardan kaçma şansı vardır ama kendi zihninden kaçma şansı yoktur. Gittiği her yere düşüncelerini de götürür. Kalabalığın içinde de yalnız kaldığında da o düşünceler onunla birlikte yürür. Özellikle geceleri… Hayatın sesi azaldığında, insanın kendi zihni daha yüksek konuşmaya başlar. Gündüz bastırılan her düşünce, gece daha sert şekilde geri gelir. İnsan yatağa bedenini dinlendirmek için girer ama zihni hâlâ koşuyordur. Bir ihtimali düşünür, sonra başka bir ihtimali… Bir konuşmayı yeniden kurar, sonra keşke söylemediği cümleleri düşünür. Ve saatler geçse bile aslında dinlenemez. Çünkü insanın zihni susmadığında, beden ne kadar dursa da ruh yorulmaya devam eder.
İnsan geçmişi zihninde sürekli yeniden yaşayarak kendini tüketir. Oysa geçmiş değişmez. Ne kadar düşünülürse düşünülsün, yaşanan hiçbir şey geri dönüp farklı bir hale gelmez. Ama insan zihni, sanki yeterince düşünürse geçmişi düzeltebilecekmiş gibi davranır. “Keşke şöyle deseydim”, “Keşke bunu yapmasaydım”, “Belki o gün farklı davransaydım her şey değişirdi…” Bu cümleler insanın zihninde tekrar ettikçe, geçmiş sadece bir anı olmaktan çıkar ve insanın bugünkü huzurunu bozan bir gölgeye dönüşür. Çünkü insan, yaşadığı anın içinde değil; sürekli zihninde geri döndüğü yerlerde yaşamaya başlar.
Sadece geçmiş de değil… Gelecek de insanı aynı şekilde yorar. Henüz yaşanmamış şeylerin korkusunu bugünden hissetmek, insanın kendine yaptığı en büyük yüklerden biridir. İnsan çoğu zaman olacak şeylerden değil, olma ihtimali olan şeylerden yorulur. Henüz gerçekleşmemiş bir konuşmayı düşünür, henüz yaşanmamış bir kaybın korkusunu hisseder, henüz ortada olmayan bir problemin stresini taşır. Ve zihin bunu o kadar gerçek hissettirir ki, insan gerçekten yaşamış gibi yorulur. Oysa hayatın kendisi çoğu zaman zihnin kurduğu kadar ağır değildir. Ağır olan, insanın her ihtimali kendi içinde tekrar tekrar büyütmesidir.
Bu yüzden bazı insanlar yıllardır aynı hayatı yaşadığı halde bir gün aniden tükenmiş hisseder. Çünkü beden değil, zihin yorulmuştur. Sürekli düşünmekten, sürekli analiz etmekten, sürekli kontrol etmeye çalışmaktan… İnsan her şeyi anlamaya, çözmeye, önceden tahmin etmeye çalıştıkça zihni daha da karmaşık hale gelir. Ve bir süre sonra insan, hayatı yaşamaktan çok onu düşünmeye başlar. İşte bu, en büyük kopuştur. Çünkü insan yaşadığı anın içinde olmayı bıraktığında, hayatın gerçek hissini de kaybetmeye başlar.
Oysa hayat, zihinde değil yaşandığı yerde gerçektir. Bir kahvenin tadı onu düşünürken değil içerken hissedilir. Bir insanın sesi, zihinde tekrarlandığında değil gerçekten duyulduğunda anlam taşır. Bir anın değeri, onu analiz ederken değil yaşarken anlaşılır. Ama insan çoğu zaman anın içinde kalamaz. Ya geçmişe gider ya geleceğe… Ve böylece yaşadığı hayatı kaçırmaya başlar.
İnsan zihni bazen bir labirente dönüşür. Çıkışı varmış gibi görünen ama insanı sürekli aynı yere geri getiren bir labirent… Düşünceler birbirini doğurur, biri biterken diğeri başlar. İnsan bir şeyi çözdüğünü sanır ama birkaç dakika sonra aynı düşüncenin başka bir versiyonuyla yeniden karşılaşır. Ve bu döngü devam ettikçe insanın iç huzuru yavaş yavaş kaybolur. Çünkü huzur, her şeyi düşünmekten değil; bazı şeyleri bırakabilmekten geçer.
Ama bırakmak, çoğu insanın sandığından daha zordur. Çünkü insan kontrol edemediği şeyleri düşünerek kontrol hissi yaratmaya çalışır. Sürekli düşünürse hazırlıklı olacağını sanır, sürekli analiz ederse hata yapmayacağını düşünür. Oysa hayat, hiçbir zaman tamamen kontrol edilemez. İnsan her şeyi hesaplamaya çalıştıkça sadece daha fazla yorulur. Çünkü bazı şeylerin cevabı düşünmekte değil, kabullenmektedir.
Kabullenmek, vazgeçmek değildir. Kabullenmek, her şeyi zihinde taşımak zorunda olmadığını anlamaktır. Her sorunun aynı gün çözülmeyeceğini, her yaranın hemen kapanmayacağını, her belirsizliğin kontrol altına alınamayacağını kabul etmektir. İnsan bunu anladığında zihni yavaş yavaş sakinleşmeye başlar. Çünkü artık her düşünceye tutunmaz. Bazı şeylerin gelip geçmesine izin verir.
Ve belki de insanın gerçek huzuru burada başlar. Zihnindeki her sesi susturduğunda değil, her sesi dinlemek zorunda olmadığını fark ettiğinde… Çünkü insanın zihninden her gün binlerce düşünce geçer ama insan, hangisine tutunacağını seçebilir. İşte özgürlük de biraz burada başlar. Her düşüncenin peşinden gitmemekte, her korkunun içine düşmemekte, her geçmişe geri dönmemekte…
Zamanla insan şunu fark eder: Hayat aslında düşündüğü kadar ağır değildir. Ağır olan, zihninde taşıdığı fazlalıklardır. Sürekli tekrar eden korkular, bitmeyen senaryolar, geçmişin gölgeleri, geleceğin belirsizlikleri… İnsan bunları bırakmayı öğrendikçe hafifler. Çünkü ruhu yoran hayatın kendisi değil; insanın kendi zihninde kurduğu bitmeyen savaştır.
Ve belki de en derin gerçek şudur: İnsan en çok, hiç durmadan kendi içinde konuştuğu için yorulur. Çünkü bazen insanın ihtiyacı olan şey, daha fazla düşünmek değil… biraz susabilmektir.
İnsan sustuğunda dünya sessizleşmez belki ama zihninin içindeki karmaşanın sesini პირველად daha net duymaya başlar. Ve çoğu insan tam da bu yüzden sürekli meşgul olmak ister. Sürekli bir şey izlemek, birileriyle konuşmak, bir şeylerle uğraşmak, dikkatini dağıtacak şeylerin içinde kaybolmak… Çünkü insan bazen yalnız kalmaktan değil, yalnız kaldığında zihninin söylediklerinden korkar. Dış dünyanın gürültüsü azaldığında, insanın iç dünyası konuşmaya başlar. İşte o zaman bastırılmış korkular, yarım kalmış duygular, çözülmemiş meseleler birer birer yüzeye çıkar. İnsan yıllarca güçlü görünmeye çalışabilir ama zihninin içinde hâlâ aynı cümleyle savaşmaya devam edebilir. Çünkü bazı yorgunluklar bedende değil, insanın içindeki görünmeyen çatışmalarda birikir.
İnsan çoğu zaman yaşadığı olaylardan daha uzun süre, o olayların zihninde bıraktığı yankıyla yaşar. Birinin söylediği tek bir cümle yıllarca insanın içinde kalabilir. Bir hata, bir pişmanlık, bir kayıp… Gerçek hayatta belki birkaç dakika süren bir an, zihinde yıllarca devam eden bir hikâyeye dönüşebilir. Çünkü zihin, kapanmamış şeyleri sürekli yeniden açar. Tam unuttum sanırsın, bir şarkı duyarsın, bir koku hissedersin, bir gece ansızın aklına gelir… ve insan kendini yeniden aynı duygunun içinde bulur. Bu yüzden bazı insanlar geçmişte yaşamaz ama geçmiş onların içinde yaşamaya devam eder.
Aslında insanı tüketen şeylerin çoğu görünmezdir. Kimse birinin zihninde kaç senaryo kurduğunu, geceleri kaç düşünceyle savaştığını, kendi içinde kaç defa aynı konuşmayı tekrar ettiğini bilemez. Dışarıdan bakıldığında normal görünen bir insanın içinde büyük bir zihinsel savaş olabilir. Çünkü insan bazen en büyük yorgunluğu sessiz yaşar. Kimseye anlatmadan, belli etmeden, sadece kendi içinde taşıyarak… Ve bu taşıma hali zamanla insanın ruhunu ağırlaştırır. Sabahları yataktan yorgun kalkmasının sebebi bazen fiziksel değil, zihinsel tükenmişliktir. Çünkü insan gece uyusa bile zihni dinlenmemiştir.
Zihnin en yorucu tarafı ise sürekli kesinlik aramasıdır. İnsan belirsizliği sevmez. Ne olacağını bilmek ister, insanların ne düşündüğünü çözmek ister, geleceği kontrol etmek ister. Ama hayatın büyük kısmı belirsizliklerden oluşur. İnsan bunu kabul etmek yerine her ihtimali zihninde çözmeye çalıştıkça daha fazla yorulur. Çünkü hayat, düşünülerek tamamen güvenli hale getirilebilecek bir şey değildir. Her şeyi önceden hesaplamaya çalışmak, insanı korumaz; sadece zihnini daha da karmaşık hale getirir.
Bu yüzden bazı insanlar en küçük olayları bile büyüterek yaşar. Basit bir sessizlikten anlam çıkarır, kısa bir mesafeyi terk edilme hissine dönüştürür, küçük bir ihtimali büyük bir felaket gibi düşünür. Çünkü zihin korkuyla birleştiğinde, gerçekliği olduğundan daha ağır göstermeye başlar. İnsan da o ağırlığın altında ezildiğini hisseder. Oysa çoğu zaman yaşanan şey değil, yaşanan şeye yüklenen anlam insanı yorar.
İnsan hayatı olduğu gibi görmekte zorlanır; çünkü çoğu zaman onu olduğu gibi değil, korkularının içinden görür. Geçmişte incinmiş bir insan, yeni bir sessizliği bile tehdit gibi algılayabilir. Hayal kırıklığı yaşamış biri, güzel giden bir şeyi bile bozulacak korkusuyla yaşayabilir. Ve böylece insan, henüz kötüleşmemiş anları bile zihninde tüketmeye başlar. O anın tadını çıkarmak yerine, biteceği günü düşünür. Kaybetmekten korktuğu için tam anlamıyla sahip olamaz. Çünkü zihni sürekli gelecekte yaşayacağı acının provasını yapıyordur.
Oysa insanın hayatla kurduğu en gerçek bağ, sadece şu anın içinde mümkündür. Ne geçmiş geri gelir ne de gelecek tam olarak düşünüldüğü gibi olur. Ama insan bunu bilmesine rağmen yine de zihninde sürekli başka zamanlarda yaşamaya devam eder. Belki de bu yüzden birçok insan yaşadığı hayatı gerçekten hissedemez. Çünkü bedeni burada olsa bile zihni hep başka bir yerdedir. Bir masada otururken geçmişi düşünür, güzel bir an yaşarken geleceği kaygı eder, sevdiği biriyle konuşurken bile kafasının içinde başka senaryolar dolaşır. Ve insan, tam da bu yüzden hayatı kaçırır.
Hayatı kaçırmak bazen büyük hatalarla olmaz; bazen sadece anın içinde olamamakla olur. Sürekli düşünmek, sürekli analiz etmek, sürekli zihinsel olarak tetikte yaşamak… Bunlar zamanla insanın ruhunu yavaşça tüketir. Çünkü insan zihni dinlenmeden huzur mümkün değildir. Her şeyden uzaklaşsan bile zihnin seninle geliyorsa, gerçekten kaçamazsın. Bu yüzden insanın bazen dış dünyayı değil, kendi iç sesini sakinleştirmesi gerekir.
Ama bu sakinlik, düşünceleri tamamen yok etmekle gelmez. İnsan zihnini tamamen susturamaz zaten. Önemli olan, her düşünceyi gerçek sanmamaktır. Çünkü zihinden geçen her şey hakikat değildir. Bazı düşünceler korkunun ürünüdür, bazıları geçmişin yankısıdır, bazıları sadece yorgun bir zihnin karanlık senaryolarıdır. İnsan bunu fark ettiğinde, düşüncelerine eskisi kadar teslim olmaz. Her gelen korkuya inanmaz, her ihtimali felaket gibi yaşamaz. Ve işte tam o noktada zihnin yükü hafiflemeye başlar.
Belki de insanın kendine verebileceği en büyük huzur, bazı şeyleri sürekli çözmeye çalışmaktan vazgeçmesidir. Her sorunun cevabını bilmek zorunda olmadığını, her belirsizliği kontrol edemeyeceğini, her yaranın hemen kapanmayacağını kabul ettiğinde insanın içinde başka bir sakinlik oluşur. Çünkü bazı şeyler düşünülerek değil, zamanla geçer. Bazı yükler analiz edilerek değil, bırakılarak hafifler.
Ve insan sonunda şunu anlar: Hayat aslında çoğu zaman sandığı kadar ağır değildir. Ağır olan, zihninin her şeyi tekrar tekrar taşımasıdır. Aynı korkuları, aynı ihtimalleri, aynı pişmanlıkları defalarca sırtına yüklemesidir. İnsan bunu fark ettiğinde, ilk kez gerçekten nefes almaya başlar. Çünkü artık her düşünceye tutunmak zorunda olmadığını bilir.
Ve belki de insanın gerçek huzuru tam burada başlar…
Kendi zihninin içinde kaybolmayı bıraktığında. Ahmet TEKİN