Hayat bazen bize nadir anlar sunar. Kendimizi hazır hissettiğimiz, kalbimizin açık olduğu, aklımızın netleştiği, cesaretimizin nihayet korkularımızdan bir adım öne geçtiği anlar… İşte o anlar, hayatın en pahalı anlarıdır. Çünkü zaman her zaman akar ama “doğru zaman” nadir gelir. İnsan ise en büyük savurganlığını tam da burada yapar. O kıymetli zamanı, kıymet bilmeyen insanlarla doldurur. Sonra zaman geçer, insanlar gider, ama kaybolan şey sadece anlar olmaz; insanın içinden bir parça da eksilir.
Yanlış insanlar sessizce girer hayatımıza. Gürültüyle gelmezler çoğu zaman. İlk başta zararsız görünürler. Hatta iyi niyetli, hatta tanıdık, hatta güvenilir… Ama zamanla anları çürütürler. Sen büyümek isterken seni yerinde saydırırlar. Sen derinleşmek isterken yüzeyde tutarlar. Sen bir şeyleri inşa etmeye çalışırken, onlar sadece oyalanır. Ve sen bunu çoğu zaman geç fark edersin. Çünkü insan, doğru zamanda yanlış insanlarla beraberken hatayı önce kendinde arar.
Bazı insanlar vardır, seninle aynı masaya oturur ama aynı hayata bakmaz. Aynı cümleleri duyar ama aynı anlamları çıkarmaz. Sen geleceği konuşursun, onlar bugünü tüketir. Sen emek dersin, onlar şans. Sen sabır dersin, onlar sıkılmak. İşte böyle anlarda, doğru zaman yanlış insanlarla dolmaya başlar. Ve fark etmezsin bile; çünkü sen zamanı değerlendirdiğini sanırsın, oysa zaman seni tüketiyordur.
İnsan en çok burada yanılır: Herkesin seninle aynı hızda yürüyebileceğini zannedersin. Oysa bazıları senin yolunda misafirdir, bazıları ise yük. Misafir olanlar zamanla iner, ama yük olanlar fark edilmediğinde seni yavaşlatır. Doğru zamanda yük taşımak, insanın hem bedenini hem ruhunu yorar. Çünkü yanlış insanlar sadece zamanını almaz, enerjini, umudunu, inancını da alır. Ve geriye, neden bu kadar yorgun olduğunu anlayamayan bir sen kalırsın.
Bazen de yanlış insanları seçtiğini bilirsin ama yine de kalırsın. Çünkü zaman doğrudur, hisler yoğundur, yalnızlık korkutucudur. “Şimdi değil” dersin, “şu an bırakmak için yanlış zaman.” Oysa asıl yanlış olan, doğru zamanı yanlış insanlarla harcamaya devam etmektir. İnsan çoğu zaman birini değil, kendi ihtiyacını sevmeye devam eder. O ihtiyacın adı bazen anlaşılmak, bazen sevilmek, bazen de sadece boşluğun dolmasıdır.
Yanlış insanlar, doğru zamanlarda hep eksik kalır. Sen konuşmak isterken susarlar. Sen susmak isterken konuşurlar. Sen derinlik ararken yüzeyde dolaşırlar. Ve bir süre sonra fark edersin ki, en çok yalnız hissettiğin anlar, en kalabalık anların olmuştur. Çünkü yanlış insanlar kalabalık yaratır ama bağ kurmaz. Zamanı doldurur ama anlam katmaz.
Bir de işin daha acı tarafı vardır: Doğru zamanı yanlış insanlarla doldurduğunda, doğru insanlar için yer kalmaz. Hayat bu konuda acımasızdır. Sen enerjini, sabrını, anlayışını yanlış yerlere harcadığında; doğru insanlar geldiğinde yorgun olursun. Duvarların yükselmiştir, güvenin azalmıştır, hevesin kırılmıştır. Ve belki de en kötüsü, doğru insanı tanıyacak hâlin kalmamıştır.
İnsan bazen bir dönemi değil, bir ihtimali kaybeder. “Olabilirdi” dediği şeyler, yanlış insanlara verilen doğru zamanlarda kaybolur. Çünkü zaman geri gelmez, ama insan geç fark eder. Zamanın değerini çoğu zaman, onu yanlış yerde harcadıktan sonra anlarız. Ve o fark ediş, insanın içini sessiz bir pişmanlıkla doldurur.
Doğru zaman, insanın kendine yaklaştığı zamandır. Kendiyle yüzleştiği, ne istediğini bildiği, neye tahammül edemediğini anladığı zamandır. İşte o zamanlarda yanlış insanlar daha tehlikelidir. Çünkü seni kendinden uzaklaştırırlar. Kendi sezgilerini susturur, kendi sınırlarını esnetir, kendi doğrularını sorgulatırlar. Ve sen, bir gün aynaya baktığında kendine şu soruyu sorarsın: “Ben ne zaman bu kadar sessiz kaldım?”
Ama her fark ediş bir başlangıçtır. İnsan bazen geç öğrenir ama derin öğrenir. Yanlış insanlarla dolu doğru zamanlar, insana ayıklamayı öğretir. Kim kalmalı, kim gitmeli… Kimle susulur, kimle konuşulur… Kimle yol alınır, kimle vedalaşılır… Bu dersler kolay gelmez ama kalıcı olur. Çünkü insan bir kez zamanının kıymetini anladığında, onu rastgele kimselere teslim etmez.
Ve belki de en büyük olgunluk şudur: Doğru zamanı beklemek değil, doğru zamanı doğru insanlarla geçirmeyi seçmek. Herkesle her şey paylaşılmaz. Herkesle her yol yürünmez. Herkesle aynı zaman yaşanmaz. İnsan bunu anladığında yalnız kalabilir ama eksik kalmaz. Çünkü yanlış insanlarla dolu bir hayat, doğru bir yalnızlıktan her zaman daha ağırdır.
Hayat bize tekrar tekrar şunu fısıldar ama biz geç duyarız: Zaman çoktur, ama doğru zaman azdır. İnsan çoktur, ama doğru insan nadirdir. Ve ikisi bir araya geldiğinde, harcamak değil, korumak gerekir. Çünkü doğru zaman, yanlış insanlarla doldurulduğunda değil; doğru insanlarla paylaşıldığında anlam kazanır.
İşte insanın en büyük hatası da burada başlar…
Ama en büyük dönüşümü de tam burada mümkündür.
İnsan bazen doğru zamanı kaçırdığını fark ettiğinde, bunu bir kayıp gibi değil de kaderin sessiz bir tokadı gibi hisseder. Çünkü yanlış insanlarla doldurulan zaman, sadece boşa gitmiş değildir; insanın iç dünyasında ince çatlaklar bırakmıştır. O çatlaklar ilk başta görünmez. Hayat devam eder, günler akar, yüz gülümser. Ama geceleri sessizlik çöktüğünde, insan kendi içine dönmeye cesaret ettiğinde, işte o çatlaklardan sızan pişmanlık kendini belli eder.
Yanlış insanlar genellikle hayatımıza ihtiyaç anlarımızda girer. En savunmasız, en açık, en yorgun olduğumuz zamanlarda… Bu yüzden onları ayırt etmek zordur. Çünkü o anlarda insan, kimin yanında olduğuna değil, yalnız kalmamaya odaklanır. Oysa yalnızlık bazen iyileştirir, yanlış insanlar ise içten içe çürütür. İnsan bunu anlamak için çoğu zaman bedel öder; susarak, katlanarak, vazgeçerek…
Zamanla şunu fark edersin: Yanlış insanlarla geçen doğru zamanlarda sen hep eksik bir şeyler yapmışsındır. Daha az konuşmuş, daha az istemiş, daha az hayal kurmuşsundur. Kendini küçültmüşsündür ki ilişki ayakta kalsın. Kendini törpülemişsindir ki çatışma çıkmasın. Ama insan kendini her törpülediğinde, ruhundan bir parça düşer yere. Ve bir gün dönüp baktığında, artık eskisi kadar keskin, eskisi kadar canlı olmadığını fark edersin.
Yanlış insanlar sana doğrudan zarar vermez çoğu zaman. Daha sinsi bir yolları vardır. Seni olduğun gibi değil, işlerine geldiği gibi severler. Seni desteklemek yerine yönlendirirler. Seni anlamak yerine şekillendirirler. Ve sen bunu “uyum” zannedersin. Oysa bu, sessiz bir kayboluştur. İnsan, yanlış insanlarla doğru zamanları paylaşırken, kendini yavaş yavaş kaybeder.
Bir de şunu fark edersin: Sen büyüdükçe onlar rahatsız olur. Sen netleştikçe huzursuzlaşırlar. Sen değiştikçe mesafe koyarlar. Çünkü yanlış insanlar, senin ilerlemeni değil, yerinde kalmanı ister. Senin ışığın onların gölgesini büyütür. Ve o gölge, seni suçlulukla, tereddütle, kararsızlıkla sarar. “Acaba ben mi abartıyorum?” diye sorarsın kendine. Oysa abarttığın şey, sadece kendi değerindir.
İnsan bazen bir dönemi kurtarmak için geleceğini riske atar. “Biraz daha dayanayım,” der. “Biraz daha sabredeyim.” Ama sabır her zaman erdem değildir. Yanlış insanlara gösterilen sabır, insanın kendine ettiği en büyük haksızlıklardan biridir. Çünkü sabır, doğru yerde iyileştirir; yanlış yerde tüketir. Ve insan bunu anladığında, çoğu zaman zaten çok yorulmuştur.
Doğru zamanlar vardır; insanın içi konuşmak ister, üretmek ister, paylaşmak ister. Ama yanlış insanlar bu zamanları sessizlikle boğar. Sen anlatırken dinlemezler. Sen heyecanlanırken küçümserler. Sen umutlanırken temkin adı altında hevesini kırarlar. Ve bir süre sonra fark edersin ki, en çok onların yanındayken susmuşsun. En çok onların yanındayken vazgeçmişsin. En çok onların yanındayken kendinden uzaklaşmışsın.
İnsan, zamanını kiminle geçirdiğine bakarak kim olduğunu anlar. Yanlış insanlarla geçirilen zaman, insanı tanımadığı birine dönüştürür. Daha tahammülsüz, daha kırgın, daha mesafeli… Oysa bu sen değilsindir. Bu, yanlış insanların sende bıraktığı tortudur. Ve o tortuyu temizlemek zaman alır. Çünkü bazı izler, bir günde silinmez.
Ama her şey kaybolmuş da değildir. İnsan fark ettiği anda yeniden başlar. Doğru zamanı yanlış insanlardan geri alamaz belki ama kalan zamanını koruyabilir. İşte asıl olgunluk burada başlar. Kime “evet” deneceğini bilmek değil, kime “hayır” denmesi gerektiğini öğrenmek… Kiminle yürüneceğini değil, kiminle durulmayacağını anlamak…
İnsan bir noktadan sonra şunu net görür: Herkes hayatına girebilir ama herkes hayatında kalamaz. Herkes zamanını alabilir ama herkes o zamana değmez. Bu farkındalık insanı sert yapmaz; sadeleştirir. Kalabalığı azaltır, derinliği artırır. Ve insan, az kişiyle ama doğru kişilerle olduğunda, zaman yeniden anlam kazanmaya başlar.
Belki de en büyük dönüşüm şudur: İnsan artık doğru zamanı beklemez. Zamanın değerini bilir ve onu korur. Yanlış insanların eline bırakmaz. Çünkü öğrenmiştir ki, zaman bir daha gelmez; ama yanlış insanlar her zaman bulunur. Asıl zor olan, doğru insanı bulmak değil; yanlışta ısrar etmemeyi başarmaktır.
Ve insan bunu başardığında, hayat sessizce değişir. Gürültü azalır, iç ses yükselir. Acele yerini dinginliğe bırakır. Ve nihayet insan şunu hisseder: Doğru zaman hâlâ vardır…
Sadece artık yanlış insanlara kapalıdır.
İnsan bazen bir ilişkiye, bir dostluğa ya da bir bağa baktığında “Ben burada neyi kurtarmaya çalıştım?” diye sorar kendine. Aslında kurtarmaya çalıştığı şey çoğu zaman karşısındaki değil, harcadığı zamandır. Çünkü yanlış insanlarla geçirilen zaman, insanın zihninde “boşa gitmesin” diye savunulan bir hatıraya dönüşür. Oysa zaman, geri alınamadığı için kutsaldır; yanlış yerde harcandığında ise insanın içini acıtan bir boşluğa dönüşür.
Yanlış insanlar genellikle seni yarı yolda bırakmaz, seni yolda oyalayarak yavaşlatır. Gidemezsin ama ilerleyemezsin de. Hayatın tam hızlanacağı yerde seni durdurur, karar alacağın yerde tereddüte sürükler, büyüyeceğin yerde küçültür. Ve sen bunu fark ettiğinde çoğu zaman artık yorgunsundur. Çünkü yanlış insanlar, insanı tek seferde yıkmaz; her gün biraz daha eksiltir.
Zamanla insan şunu fark eder: Yanlış insanlarla yaşanan hiçbir şey tam değildir. Ne mutluluk tam mutluluktur ne üzüntü gerçek bir yas. Her şey yarım kalır. Sevinirken içinde bir huzursuzluk, üzülürken açıklayamadığın bir suçluluk olur. Çünkü yanlış insanlar, duygularını bile sana tam yaşatmaz. Hep bir şeyler havada kalır, hep bir cümle yarım, hep bir bakış eksik…
İnsan doğru zamanlarda yanlış insanlarla olduğunda, en çok kendine yabancılaşır. Eskiden net olduğu şeyler bulanıklaşır. Eskiden kolayca karar verdiği konular zorlaşır. “Ben böyle biri miydim?” sorusu zihninde dönüp durur. Aslında değilsindir. Sadece yanlış bir aynaya bakmışsındır. Ve yanlış aynalar insanı çarpıtır.
Bir de şunu öğretir hayat: Yanlış insanlarla geçirilen zaman, insanın kendine olan güvenini sessizce kemirir. Sürekli kendini anlatmak zorunda kalırsın. Sürekli yanlış anlaşılmaktan yorulursun. Sürekli daha fazlasını vermen beklenir ama karşılığında hep eksik alırsın. Ve bir süre sonra insan, vermeyi bırakır. İşte en tehlikeli nokta burasıdır. Çünkü insan, vermeyi bıraktığında aslında hayattan da geri çekilmeye başlar.
Yanlış insanlar seni sen olduğun için sevmez; seni tolere eder. Aradaki farkı anlamak zaman alır. Tolere edilmek, sessiz bir reddir. “Olduğun gibi kabul edildin” zannederken aslında sadece katlanılmışsındır. Ve insan bir gün fark eder ki, en çok da kabul görmek için kendinden vazgeçmiştir.
Doğru zamanlar vardır; insanın içi cesaretle dolar. Risk almak ister, hayal kurmak ister, kendini ortaya koymak ister. Ama yanlış insanlar bu anlarda seni geri çeker. “Şimdi sırası mı?”, “Biraz daha bekle”, “Abartıyorsun” gibi cümlelerle hevesini törpüler. Ve sen, içindeki ateşi söndürmemek için susmayı seçersin. Oysa o ateş, seni sen yapan şeydir.
İnsan, yanlış insanlarla yaşadığı deneyimlerden sonra şunu öğrenir: Her yakınlık güven değildir. Her uzun sohbet bağ kurmak anlamına gelmez. Her gülümseme samimiyet değildir. Bazı insanlar hayatına girer ama seninle aynı yönde yürümez. Aynı anda yürürsünüz belki ama aynı yere gitmezsiniz. Ve bu fark, zamanla yorucu bir çatışmaya dönüşür.
Yanlış insanlarla geçirilen zamanın en ağır tarafı şudur: İnsan, doğru insan geldiğinde onu tanımakta zorlanır. Çünkü artık savunmadadır. Kalbi temkinlidir. Güvenmek lüks gibi gelir. Ve bu, yanlış insanların geride bıraktığı en kalıcı hasardır. İnsan, iyiliğe bile mesafeli durmayı öğrenir.
Ama her fark ediş bir başlangıçtır. İnsan bir gün durur ve şunu söyler: “Artık zamanımı koruyacağım.” Bu bir isyan değildir, bir kabulleniş de değil. Bu, kendine saygıdır. Kendi hayatına sahip çıkmaktır. Kimin yanında sessizleştiğini, kimin yanında çoğaldığını ayırt etmektir.
İnsan şunu anladığında hafifler: Zaman herkese yetmez. Herkes her anı hak etmez. Ve bu farkındalık, insanı yalnızlaştırmaz; özgürleştirir. Çünkü artık kalabalıkların içinde kaybolmak yerine, seçerek yürür. Az ama gerçek bağlar kurar. Sessiz ama derin ilişkiler yaşar.
Ve belki de en güzeli şudur: İnsan, yanlış insanlarla doldurduğu zamanları affeder kendine. Çünkü o zamanlar da bir öğretmendir. Acı bir öğretmen ama dürüsttir. İnsana sınır çizmeyi, vazgeçmeyi, seçmeyi öğretir. Ve insan bir daha aynı hatayı yapmaz belki ama daha bilinçli yapar seçimlerini.
Artık bilir:
Doğru zaman hâlâ akıyordur.
Ama artık yanlış insanlara harcanmayacak kadar değerlidir.
Zamanın Sessiz Hesaplaşması
İnsan, yanlış insanlarla doldurduğu zamanın hesabını hemen vermez kendine; bu hesaplaşma sessizce birikir. Gecenin bir yerinde, kalabalıkların dağıldığı bir anda ya da herkes sustuğunda başlar. O an insan fark eder ki aslında yorulan bedeni değil, ruhudur. Çünkü yanlış insanlarla geçirilen zaman, ruha dinlenme hakkı tanımaz. Sürekli tetikte olursun, sürekli anlatırsın, sürekli açıklarsın. Kendin gibi olmak bile bir çabaya dönüşür. Oysa doğru insanlarla zaman, insanı yormaz; tam tersine toparlar. Yanlış olanla geçen her an, insandan bir şey eksiltir ama bunu hemen fark etmezsin. İlk giden şey neşedir, sonra sabır, ardından heves… En son giden ise iç huzurudur. İnsan bunu kaybettiğinde anlar ki aslında kaybettiği şey sadece zaman değil, kendisidir. İşte bu yüzden zaman, yanlış insanlarla dolduğunda sadece boşa geçmez; insanın iç dünyasında sessiz bir tahribat bırakır. Ve insan bu tahribatı onarmak için çoğu zaman yalnız kalmak zorunda kalır. Çünkü bazen iyileşmek, kalabalıklardan çekilmekle başlar.
Zaman, insanın en dürüst aynasıdır ama ne yazık ki bu aynaya çoğu zaman geç bakarız. Yanlış insanlarla doldurulan her an, önce küçük bir rahatsızlık hissiyle başlar; adı konmayan bir sıkıntı, açıklayamadığın bir huzursuzluk gibi. İnsan o an bunun yorgunluk olduğunu sanır, hayatın temposuna yorar, geçici bir dönem zanneder. Oysa mesele ne işin ağırlığıdır ne de günlerin koşturması; mesele, yanlış kalplerde harcanan doğru zamanlardır. Çünkü yanlış insanlarla geçirilen zaman, insanın kendine yabancılaşmasına neden olur. Eskiden kolayca güldüğün şeyler anlamsızlaşır, anlatmak istediğin cümleler boğazında düğümlenir, sustukça daha çok yorulursun. Zaman geçer ama sen ilerlemezsin; aksine içten içe geriye çekilirsin. Bir noktadan sonra fark edersin ki hep sen anlamaya çalışmışsındır, hep sen idare etmişsindir, hep sen eksik kalanı tamamlamaya uğraşmışsındır. İşte o an, zamanın sessiz hesaplaşması başlar. İnsan kendine sorar: “Ben ne zamandır bu kadar yalnızım?” Kalabalıkların içinde bile hissedilen bu yalnızlık, yanlış insanlarla doldurulmuş yılların en ağır faturasıdır. Çünkü doğru zaman, doğru insanlarla anlam kazanır; aksi hâlde zaman akar ama hayat yaşanmaz. Ve insan, en çok da işte bu noktada anlar ki kaybedilen şey sadece saatler, günler ya da yıllar değildir; kaybedilen, bir daha geri gelmeyecek olan iç huzurdur.
İnsan bazen geriye dönüp baktığında, en çok neyi kaybettiğini anlamakta zorlanır. Para geri kazanılabilir, fırsatlar yeniden doğabilir, hatalar telafi edilebilir. Ama yanlış insanlara verilmiş zaman, sadece bir anı olarak kalır; içi pişmanlıkla dolu, kenarları eksik bir anı. Çünkü insan, o zaman diliminde aslında bir başkasını değil, kendi ihtimallerini bekletmiştir. Olabileceği hâli ertelemiş, olmak istediği kişiyi sonraya bırakmıştır. Ve bu erteleme, sessiz bir vazgeçiştir.
Yanlış insanlarla geçirilen zaman, insanın iç sesini bastırır. İlk başta küçük bir fısıltıdır bu; “Burada bir şey eksik” der. Ama insan o sesi susturmayı öğrenir. Alışır. Eksikliği normal sanır. Çünkü kabullenmek, ayrılmaktan daha kolay gelir. Gitmek cesaret ister, kalmak ise alışkanlıkla beslenir. İşte bu yüzden yanlış insanlar, çoğu zaman bağırarak zarar vermez; alışkanlıkla tutarak yıpratır.
Zaman ilerledikçe insan fark eder ki, sürekli güçlü olmak zorunda kalmıştır. Hep anlayan, hep idare eden, hep alttan alan taraf olmuştur. Yanlış insanlar insanı yormaz; insanın kendisiyle yaptığı pazarlıklar yorar. “Biraz daha sabredeyim”, “Belki düzelir”, “Bunca zaman boşa mı gitsin?” cümleleriyle kendini ikna eder. Oysa insan, en çok da kendini ikna ederken kaybeder.
Yanlış insanlarla geçen zamanın bir başka yükü de şudur: İnsan kendi değerini sorgulamaya başlar. “Ben mi fazla hassasım?”, “Ben mi abartıyorum?”, “Ben mi yetemiyorum?” soruları zihnini kemirir. Oysa mesele insanın eksikliği değildir; yanlış yerde fazlalık olmaya çalışmasıdır. Doğru yerde kimse kendini açıklamak zorunda kalmaz. Yanlış yerde ise insan, kendini sürekli savunur.
Bir süre sonra insan, duygularını ölçülü yaşamayı öğrenir. Çok sevinmez, çok üzülmez. Çünkü yanlış insanlar, aşırılıklardan hoşlanmaz. Senin coşkun onları rahatsız eder, senin hüznün yük gelir. Böyle böyle insan, kendi duygularını törpüler. Ve fark etmeden kendinden sessizce uzaklaşır. En tehlikelisi de budur: İnsan kendinden uzaklaştığını hemen fark etmez.
Zamanla bazı bağların aslında bağ olmadığını anlar insan. Sadece aynı yolda bir süre yan yana yürümüş olmaktır bu. Ama yol ayrımına gelindiğinde herkes kendi yönüne döner. İşte o an insan şunu fark eder: Yanlış insanlar, hayatında kaldıkları sürece değil, gittiklerinde ne hissettirdikleriyle tanımlanır. Rahatlama hissi varsa, cevap çoktan verilmiştir.
Yanlış insanlarla geçirilen zaman, insanı sertleştirmez; temkinli yapar. Artık her kapıyı açmaz, her daveti kabul etmez, her söze inanmaz. Bu kötü bir şey değildir. Bu, öğrenilmiş bir korunmadır. İnsan, zamanını savunmayı öğrendiğinde hayatını da savunmayı öğrenir. Çünkü zaman, insanın kendisidir. Ona sahip çıkan, aslında kendine sahip çıkar.
Ve bir noktada insan şunu kabul eder: Her vedanın bir kayıp olması gerekmez. Bazı vedalar, insanın kendini geri kazanmasıdır. Yanlış insanlara ayrılan zaman bittiğinde, doğru şeylere yer açılır. Sessizliğe, huzura, gerçek bağlara… İnsan artık bilir ki, hayat kalabalıkla değil, anlamla doludur.
Zaman hâlâ akıyordur.
Ama artık daha bilinçlidir.
Daha seçicidir.
Ve en önemlisi, daha değerlidir.
İnsan zamanla şunu anlar: Yanlış insanlarla geçirilen vakit sadece geçmişte kalmaz, geleceğe de sızar. Çünkü insan, yaşadıklarını geride bıraktığını sanırken aslında onları yanında taşır. Yeni tanışmalara eski yorgunluklarla gider, yeni bağlara eski temkinlerle yaklaşır. Bu yüzden yanlış insanların en büyük etkisi, gittikten sonra başlar. Artık hayatına giren herkes, onların bıraktığı izlerle sınanır. Ve bu sınav, çoğu zaman sessizdir.
Yanlış insanlarla uzun süre kalan biri, mutluluğu sorgulayarak yaşamayı öğrenir. Güzel bir an yaşadığında bile içinde bir tetikte olma hâli vardır. “Bir şey olacak mı?” diye bekler. Çünkü geçmişte güzelliklerin hep bir bedeli olmuştur. İnsan, sevinçle beraber kaygıyı da öğrenmiştir. Bu öğrenilmiş hâl, insanın neşesini kırmaz belki ama onu hep yarım yaşatır.
Bir de şudur: Yanlış insanlar insanın sabrını över. “Ne kadar sabırlısın” derler. Ama o sabır aslında bir erdem değil, zorunluluktur. Çünkü sabretmezsen dağılacak bir yapı vardır ortada. Oysa doğru yerde sabır değil, denge gerekir. Yanlış insanlarla sabır, bir meziyet değil; ayakta kalma çabasıdır. İnsan bunu fark ettiğinde, kendine kızmaz ama kendine söz verir: Bir daha bu kadar tükenerek kalmam diye.
Zaman ilerledikçe insan şunu da görür: Yanlış insanlar, seni olduğun gibi değil, işlerine geldiği kadar tanır. Seni sadece belirli anlarda duyar, belirli yönlerini görür. Senin bütünlüğün onları ilgilendirmez. Bu yüzden onlarla konuşurken insan kendini parça parça anlatır. Ama hiçbir parça tam yerine oturmaz. Çünkü yanlış insanlar, bütünü görmek istemez.
İnsan bir noktada suskunlaşır. Artık anlatmak istemez. Çünkü anlatmak, anlaşılmadığında ağır bir yüke dönüşür. Yanlış insanlar insanı konuşturmaz; konuşturup yalnız bırakır. Ve bu yalnızlık, kalabalığın içindeki en derin boşluktur. İnsan kendini anlatamadığı yerde, kendine çekilir. İşte bu çekilme, fark edilmeden yapılan bir vedadır.
Zamanla bazı sorular cevaplarını kendi içinde bulur. “Neden bu kadar yoruldum?” sorusunun cevabı, çoğu zaman yanlış insanlara harcanan enerjidedir. Çünkü yanlış insanlar, senden sürekli bir şey ister: anlayış, hoşgörü, fedakârlık, suskunluk… Ama nadiren bir şey verir. Bu dengesizlik, insanı içten içe tüketir. Ve insan bunu anladığında artık dengeyi kendisi kurar.
Yanlış insanlarla geçirilen zamanın bir başka öğretisi de şudur: İnsan sınır koymayı öğrenir. Eskiden “ayıp olur” dediği yerde artık “olmaz” demeyi öğrenir. Eskiden açıklama yaptığı yerde artık susar. Bu suskunluk bir kaçış değil, bir tercihtir. İnsan, her şeyi anlatmak zorunda olmadığını anladığında hafifler.
Ve sonra fark edilir ki, yalnızlık korkulacak bir şey değildir. Yanlış insanlarla dolu bir kalabalıktan sonra gelen yalnızlık, aslında bir dinlenme hâlidir. İnsan ilk defa kimseye yetişmek zorunda kalmadan nefes alır. Kendi temposunu duyar. Kendi sesini ayırt eder. İşte bu noktada zaman, yeniden insanın tarafına geçer.
Yanlış insanlar insana zaman kaybettirmez sadece; zamanın kıymetini öğretir. Bu yüzden insan geçmişine öfkeyle bakmaz. Orada yaşanan her şey, bugünkü bilincin temelidir. İnsan artık bilir ki, zaman herkese eşit akmaz; ama kime verdiğin senin seçimindir.
Ve bu seçim değiştiğinde hayat da değişir.
Zaman hâlâ akıyordur.
Ama artık insanın içinden geçerek değil,
insanın yanında yürüyerek…
Kırılma Anı: İnsan Kendini Kurtarmayı Seçtiğinde
Hayatta bazı anlar vardır, yüksek sesle gelmez. Bir tartışmanın ortasında patlamaz, bir vedanın dramatik cümlelerine sığmaz. Sessizdir o an. İnsan kalabalığın içindeyken olur, hatta bazen gülümserken yakalar onu. İçinde bir şey yerinden oynar ama adı konmaz. İşte gerçek kırılma noktası tam da buradadır. Çünkü insan ilk kez karşısındakini değil, kendini dinler. “Ben neden buradayım?” sorusu düşer içine ve o soru bir kez soruldu mu artık hiçbir şey eskisi gibi devam etmez.
Bu kırılma, bir anda vazgeçmek değildir. İnsan hemen kalkıp gitmez. Önce anlamaya çalışır. Kendini ikna etmeye devam eder bir süre. “Belki düzelir”, “Belki ben abartıyorumdur”, “Biraz daha sabredeyim” der. Ama kırılma çoktan olmuştur. Çünkü insan, içinden geçenle yaşadığı arasındaki farkı fark etmiştir. Ve bu fark, artık görmezden gelinemez. Yanlış insanlarla geçirilen zamanın en can yakıcı tarafı da budur: İnsan, aslında uzun zamandır mutsuz olduğunu ama bunu kabullenmediğini anlar.
Kırılma noktası, karşı tarafın büyük bir hata yapmasıyla gelmez çoğu zaman. Aksine, küçük şeylerle olur. Dinlenmediğini fark ettiğin bir anla, sevincinin paylaşılmadığı bir dakikayla, yorgunluğunun önemsenmediği bir cümleyle… İnsan bir gün şunu hisseder: “Ben buradayım ama sanki yokum.” İşte o his, her şeyden daha ağırdır. Çünkü insanın bedeni oradadır ama ruhu çoktan uzaklaşmıştır.
Bu noktada insanın içinde iki ses çarpışır. Biri alışkanlıktır, diğeri gerçektir. Alışkanlık der ki: “Bunca zaman verdin, bırakamazsın.” Gerçek ise sessiz ama nettir: “Bunca zaman verdin ve karşılığında eksildin.” Hangisini dinleyeceğini seçtiğin an, hayatın yönü değişir. Çünkü bazı bağlar sevgiyle değil, korkuyla sürdürülür. Yalnız kalma korkusu, yanlışta kalmayı meşrulaştırır. Ama kırılma anında insan şunu anlar: Yanlışta kalmak, yalnız kalmaktan daha ağırdır.
Derin kırılma noktası, insanın kendine acımayı bırakıp kendine saygı duymaya başladığı yerdir. Artık sürekli açıklamak istemez kendini. Sürekli anlaşılmak için çabalamaz. Çünkü fark etmiştir: Doğru insanlar seni anlamak için uğraşmaz, zaten hisseder. Yanlış insanlar ise ne kadar anlatırsan anlat, hep eksik duyar. Ve insan bu farkı kavradığında, susmayı seçer. Bu suskunluk bir küslük değil, bir uyanıştır.
Bu kırılma, insanı sertleştirmez; netleştirir. Kalbini kapatmaz ama kapısını seçici açmayı öğretir. Her geleni içeri almamayı, her kalanı tutmamayı öğretir. İnsan artık şunu bilir: Her bağ korunmaz, bazı bağlar çözülür. Ve çözülmesi gereken bağlar tutuldukça insanın içi düğümlenir. Kırılma anı, o düğümün çözüldüğü andır.
En acı tarafı şudur: İnsan kırılma noktasına geldiğinde, aslında en başta hissettiklerini hatırlar. İlk rahatsızlıkları, ilk iç sesini, ilk şüpheyi… Ama o zaman sustuğunu fark eder. Kendini susturduğunu. İşte bu farkındalık can yakar. Çünkü insan, kendine karşı ne kadar uzun süre dürüst olmadığını görür. Ama bu acı da boşuna değildir. Çünkü insan bir daha kendini susturmaz.
Kırılma noktası aynı zamanda bir temizliktir. İnsan hayatından sadece insanları değil, yanlış beklentileri de çıkarır. “Değişir”, “Anlar”, “Bir gün fark eder” gibi umutları bırakır. Çünkü herkes fark etmez. Herkes derinleşmez. Herkes senin yürüdüğün yerden yürümez. Bunu kabul etmek, insanı özgürleştirir.
Ve o an gelir: İnsan artık kurtarmaya çalışmaz. Ne ilişkiyi, ne dostluğu, ne geçmişi… Kendini kurtarmayı seçer. Bu bir bencillik değildir. Bu, hayatta kalma refleksidir. Çünkü insan kendini kaybettiği yerde kimseyi gerçekten sevemez. Kendine ihanet ederek kimseye sadık kalamaz.
İşte bu yüzden derin kırılma noktaları sessizdir ama kalıcıdır. Geri dönüşü yoktur. İnsan artık aynı kalamaz. Daha az verir ama daha gerçek verir. Daha az bağlanır ama daha doğru bağlanır. Ve zamanla şunu fark eder: O kırılma, bir son değilmiş. Meğer insanın kendine doğru attığı ilk ciddi adımış.
Çünkü bazen hayat, insanı kırarak değil; neyi artık taşımaması gerektiğini göstererek iyileştirir.
İnsan bu kırılma noktasından sonra hayata başka bir yerden bakmaya başlar. Artık kimsenin niyetini varsaymaz, kimsenin sevgisini hayal gücüyle tamamlamaz. Çünkü anlar ki, insan en çok da olmayan şeyleri oldurmak için yorulur. Eksik bırakılan ilgiyi anlayışla, boş bırakılan alanları sabırla, duyulmayan sözleri suskunlukla doldurur. Ve bir gün fark eder: Aslında ortada doldurulacak bir boşluk değil, hiç var olmamış bir bağ vardır. İşte bu fark ediş, insanın içindeki sisin yavaş yavaş dağılması gibidir.
Bu aşamadan sonra insanın iç dünyasında garip bir sessizlik başlar. Alıştığı duygusal gürültü yoktur artık. Sürekli bir şeyleri toparlama, idare etme, dengeleme çabası sona ermiştir. Bu sessizlik ilk başta ürkütür. Çünkü insan uzun zamandır kaosla yaşamaya alışmıştır. Huzuru tanıyamaz, sakinliği boşluk sanar. Ama zamanla o sessizlik konuşmaya başlar. İçinden gelen ses daha nettir artık. Ne istediğini, neye tahammül edemediğini, neyin onu küçülttüğünü daha açık görür.
İnsan, yanlış insanlardan uzaklaştıkça kendine yaklaşır. Eskiden yorgunluk sandığı şeyin aslında tükenmişlik olduğunu anlar. Eskiden sabır dediği şeyin, kendinden vazgeçmek olduğunu fark eder. Ve bu farkındalık, insanın omuzlarından görünmez bir yük indirir. Çünkü artık bir rolü sürdürmek zorunda değildir. Ne güçlü görünmek zorundadır ne anlayan taraf olmak ne de hep alttan alan… İlk kez olduğu gibi kalabilir.
Bu süreçte insanın yalnızlığı da değişir. Eskiden yalnızlık bir eksiklik gibi gelirdi. Şimdi ise bir dinlenme alanına dönüşür. Kendiyle baş başa kaldığında kaçmak istemez. Aksine, kendini toparladığını hisseder. Yanlış insanlarla dolu kalabalıkların içinde kaybolmaktansa, kendi sessizliğinde netleşmeyi öğrenir. Ve anlar ki, yalnızlık bazen bir ceza değil, bir iyileşmedir.
İnsan bu noktada geçmişine de daha adil bakar. Kendini sertçe yargılamaz artık. “Neden daha önce gitmedim?” diye hırpalamaz kendini. Çünkü bilir: İnsan her gerçeği kaldırabilecek güçte değildir her zaman. Bazı fark edişler zaman ister, bazı cesaretler geç gelir. Ve bu gecikme, insanın suçu değildir. Hayat bazen öğretmeden önce yorar.
Zaman ilerledikçe insan şunu da fark eder: Yanlış insanlarla geçirilen zaman, doğru insanlara dair algıyı da bozar. O yüzden artık kimseyi aceleyle hayatına almaz. Her geleni “kalıcı” sanmaz. Her iyi cümleyi derinlik zannetmez. Gözlemler, dinler, hisseder. Çünkü öğrenmiştir: Samimiyet acele etmez. Gerçek bağlar bağırmaz, kendini kanıtlamaya çalışmaz.
Ve belki de en sessiz ama en güçlü değişim şudur: İnsan artık kendini ispat etmeye çalışmaz. Ne sevgisini, ne değerini, ne varlığını… Kim anlamak isterse zaten anlar. Kim görmek isterse zaten görür. Bu kabulleniş, insanı pasif yapmaz; aksine, daha sağlam bir yere yerleştirir. Çünkü insan, kendini anlatmaktan vazgeçtiğinde enerjisini yaşamaya harcar.
Hayat bu noktadan sonra hâlâ zor olabilir. Yanlışlar bitmez, acılar tamamen kaybolmaz. Ama insan artık nerede duracağını bilir. Neyin içine girmeyeceğini, neyi taşımayacağını, hangi duygunun kendisine ağır geldiğini tanır. Ve bu tanıma, insanın en büyük kazanımıdır.
Çünkü insan bir kez kendini kurtarmayı seçti mi, artık kimse onu eski yerine itemez. O kırılma noktası, geride kalan her şeyi bir hatıraya dönüştürür. Acı bir hatıra belki, ama öğretici. Ve insan artık bilir:
Zaman hâlâ akıyor…
Ama artık kendini kaybedeceği yerlere uğramayacak kadar bilinçli.
İnsan bu bilinçle yürümeye devam ettikçe, hayatın aslında ne kadar çok sessiz mesaj verdiğini fark eder. Daha önce duymazdan geldiği işaretler artık bağırmadan kendini gösterir. Bir bakışın ardındaki mesafe, bir cümlenin içindeki soğukluk, bir suskunluğun taşıdığı anlam daha nettir. Çünkü insan artık görmek istemediği için kör olmaz. Gerçekler can acıtsa bile, belirsizlikten daha az yaralar. Ve bu netlik, insanın içini ürküten değil, rahatlatan bir şeydir.
Zamanla insan şunu da öğrenir: Yanlış insanlarla yaşanan en büyük yanılgı, “belki değişir” umududur. O belki, insanın kendine kurduğu en uzun cümledir. O cümle uzadıkça insan bekler, erteledikçe kendinden verir. Oysa bazı insanlar değişmez; sadece farklı zamanlarda aynı yarayı açar. İnsan bunu anladığında, artık kimseyi potansiyeliyle sevmez. Karşısındakini olduğu haliyle görür ve kararını ona göre verir. İşte bu, duygusal olgunluğun sessiz tanımıdır.
Bu noktada insanın hayata karşı beklentileri de değişir. Eskisi gibi büyük vaatler, yüksek sesli sözler, gösterişli yakınlıklar aramaz. Küçük ama tutarlı davranışlar yeterlidir artık. Zamanında atılan bir mesaj, zor bir anda gösterilen varlık, suskunlukta bile hissedilen samimiyet… İnsan şunu öğrenmiştir: Gerçek bağlar gösterişten değil, süreklilikten doğar.
İnsan artık kimseyi tutmak için çabalamaz. Gitmek isteyenin yolunu kesmez, kalmak istemeyene yük olmaz. Çünkü bilir ki, zorla kalan herkes eksik kalır. Zorla yürüyen hiçbir bağ, insanı ileri taşımaz. Ve bu kabulleniş, insanı yalnızlaştırmaz; onu hafifletir. Hayatından çıkan her yanlış insan, omuzlarından inen görünmez bir yüktür aslında.
Bu süreçte insanın kendine olan saygısı sessizce büyür. Artık kendini yarım ilişkilerle, tek taraflı emeklerle, karşılıksız fedakârlıklarla ölçmez. Değerini bir başkasının davranışlarına teslim etmez. Çünkü öğrenmiştir: Kendi değerini başkalarının kapasitesine göre belirleyen insan, hep eksik hisseder. Oysa insan kendine sadık kaldığında, eksik değil; tamam hisseder.
Bir gün insan geriye dönüp baktığında şunu fark eder: Zamanında çok şey kaybettiğini sandığı anlar, aslında kazandığı en önemli eşiklerdir. Kaybedilen insanlar değil, kaybolmaktan kurtarılan benliktir. O yüzden artık geçmişe öfkeyle değil, anlayışla bakar. Çünkü o yanlışlar olmasaydı, bu netlik olmazdı. Bu farkındalık, insanın içini yakmaz; onu olgunlaştırır.
Ve belki de en derin değişim şudur: İnsan artık kendini korumaktan utanmaz. Sınır koymayı bencillik sanmaz. “Hayır” demenin bir kabalık değil, bir ihtiyaç olduğunu bilir. Herkese yetişemeyeceğini, herkesi taşıyamayacağını kabul eder. Bu kabul, insanı zayıflatmaz; aksine, güçlendirir. Çünkü insan ancak kendini koruduğunda başkalarına gerçekten yer açabilir.
Hayat bu noktadan sonra hâlâ sınar insanı. Yine yanlış kapılar çıkar karşısına, yine eski duygular yoklar kalbini. Ama artık insan aynı hataya aynı saflıkla düşmez. Kalbi hâlâ açıktır ama aklı da uyanıktır. Sevgiye kapanmaz ama kendini feda etmez. Ve bu denge, insanın en zor kazandığı ama en kıymetli yeridir.
İnsan artık bilir:
Zaman, yanlış insanlarla harcanacak kadar ucuz değildir.
Ve insan, kendini kaybedeceği hiçbir bağda kalacak kadar mecbur değildir.
Zamanla Öğrenilen Sessiz Hakikat
İnsan bu noktaya geldiğinde artık acele etmez. Hayatla arasındaki ilişki değişmiştir; koşmaz, kovalamaz, zorlamaz. Çünkü bilir ki gerçek olan hiçbir şey kaçmaz. Yanlış insanlar hep acele ister; hızlı bağlanmayı, çabuk alışmayı, hemen vazgeçmemeyi… Oysa doğru olan şeyler zaman ister ama insanı tüketmez. Bu yüzden insan artık beklemeyi öğrenir. Beklerken kendini eksiltmez, sabrını bir sınav gibi yaşamaz. Sadece izler. Kim kalıyor, kim yorulmadan yürüyor, kim sessizliğinde bile aynı duruyor… İşte bu izleme hâli, insanın kendine kazandırdığı en büyük olgunluktur.
Bu aşamada insan şunu fark eder: Hayatında kalan insanlar artık daha azdır ama daha gerçektir. Kalabalıklar dağılmış, gürültü azalmış, sesler netleşmiştir. Kimsenin kendini kanıtlamasına ihtiyacı yoktur. Kimseyi etkilemeye çalışmaz. Çünkü artık bilinir ki, gerçekten yanında olan insanlar seni anlamak için açıklama beklemez. Seni çözmeye çalışmaz; seni hisseder. Ve insan, ilk kez bir bağın içinde kendini yormadan var olmanın ne demek olduğunu anlar.
İnsan bu farkındalıkla geçmişteki hâline de başka gözle bakar. Kendine kızmaz, sertleşmez, pişmanlıkla yüklenmez. Çünkü anlar ki, o yanlış insanlar sadece yanlış değildi; aynı zamanda birer öğretmendi. Sınırların nerede başlaması gerektiğini, sabrın nerede bitmesi gerektiğini, sevginin nerede durması gerektiğini gösteren sessiz derslerdi. İnsan artık o dersleri inkâr etmez. Onları cebine koyar ve yoluna devam eder.
Ve belki de en sessiz ama en güçlü karar burada alınır: İnsan, artık zamanını rastgele harcamamaya yemin eder. Herkesle aynı masaya oturmaz, her davete gönlünü açmaz, her yakınlığa kendini teslim etmez. Bu bir kibir değildir; bu, kendini tanımanın getirdiği bir sadeliktir. İnsan artık neyi taşıyabileceğini, neyin altında ezileceğini bilir. Ve bu bilgelik, insanın yürüyüşünü ağırlaştırmaz; tam tersine dengeler.
Kapanışa yaklaşırken hayat, insana artık daha yumuşak dokunur. Çünkü insan sertleşmemiştir; sadece netleşmiştir. Kalbi hâlâ açıktır ama kapısı kilitsiz değildir. Girenin niyeti, kalanın emeği bellidir. Ve insan artık şunu bilir: Zaman hâlâ akıyor, insanlar hâlâ geliyor ve gidiyor… Ama insan, kendini yanlış yerlerde bırakmayacak kadar uyanıktır artık.
Buradan sonrası bir bitiş değil, bir sakinliktir.
Bir tamamlanma hissi değil, bir denge hâlidir.
Ve insan, en sonunda şunu içinden sessizce söyler:
“Artık zaman benim tarafımda.”
Bu noktadan sonra insanın hayata bakışı incelir. Daha dikkatli, daha seçici ama asla soğuk değil. Çünkü yanlış insanlar insanı ya sertleştirir ya da içe kapatır; doğru farkındalık ise insanı yumuşatır. Artık insan, her şeyi yüksek sesle savunma ihtiyacı duymaz. Sessizliğin de bir duruş olduğunu öğrenmiştir. Kendi değerini anlatmaya çalışmaz, kanıtlamaz, tartışmaz. Çünkü bilir: Gerçek değer, fark edilmek için bağırmaz; hissedilir.
İnsan artık bir ilişkide, bir dostlukta ya da bir bağda ilk bakacağı şeye dikkat eder: İçinde kendini nasıl hissettiğine. Yoruluyor mu, daralıyor mu, eksiliyor mu? Yoksa sessizce güç mü topluyor? Çünkü insan öğrenmiştir ki, doğru insanlar insana yük bindirmez; insanın yükünü hafifletir. Yanlarında konuşmak kadar susmak da rahattır. Bir şey anlatmadığında bile anlaşılma korkusu yoktur. İşte bu, zamanla kazanılan en büyük lükstür.
Geçmişte “idare edilir” denilen her şey artık netleşmiştir. İnsan artık idare etmez. Çünkü idare etmek, kendinden vermektir. Ve insan, kendinden verdikçe karşısındakinin daha fazlasını alacağını öğrenmiştir. O yüzden artık küçük kırgınlıklar birikmez, sessiz sitemler büyümez, içten içe taşınan yükler yoktur. Bir şey varsa söylenir, yoksa da zorla var edilmeye çalışılmaz.
Bu aşamada insan, yalnız kalmaktan da korkmaz. Çünkü yalnızlık, yanlış insanlarla dolu bir kalabalıktan daha hafiftir. Yalnızlık insanı büyütür, kalabalıklar ise bazen küçültür. İnsan bunu anladığında, kendiyle baş başa kalmayı bir eksiklik değil, bir denge olarak görür. Kendi sesini duymaya başlar. Ne istediğini, ne istemediğini, neyi artık taşımak zorunda olmadığını…
Ve belki de en derin farkındalık burada gelir: İnsan artık her güzel anın sonsuza kadar sürmek zorunda olmadığını kabul eder. Bazı insanlar geçicidir, bazı bağlar sürelidir, bazı duygular mevsimliktir. Bu, değersiz oldukları anlamına gelmez. Sadece tamamlandıkları anlamına gelir. İnsan bunu kabullendiğinde vedalar bile yaralamaz; sadece hüzünlü bir teşekkür gibi yaşanır.
Zaman ilerledikçe insan, geçmişte “neden?” diye sorduğu şeylere artık “öyle olması gerekiyormuş” diyebilir. Çünkü bugün geldiği yer, o yanlışların içinden geçmeden var olamazdı. İnsan, kendi olgunluğunu başkasının eksikliğinden öğrendiğini inkâr etmez. Ama bir daha aynı bedeli ödememeye karar verir. İşte bu karar, insanın kaderini değiştiren sessiz bir dönemeçtir.
Ve artık insan şunu çok iyi bilir: Doğru zaman hâlâ akıyor. Hayat hâlâ yeni insanlar, yeni ihtimaller, yeni yollar çıkarıyor karşısına. Ama insan, artık zamanını yanlış ellerde tutmayacak kadar bilinçli. Kalbini herkesin avucuna bırakmayacak kadar uyanık. Ve bu uyanıklık, insanı yormaz; tam tersine huzura yaklaştırır.
Çünkü en sonunda insan şunu anlar dostum:
Zaman, yanlış insanlardan alınıp kendine verildiğinde güzelleşir.
Bu farkındalıkla birlikte insan, geçmişine öfkeyle bakmayı da bırakır. Çünkü anlar ki, o günkü hâliyle elinden gelen buydu. Bilmediği yerden sınandı, görmediği yerden yanıldı. Kimse ona “burada dur” demedi, kimse “bu sana iyi gelmiyor” diye uyarmadı. O da öğrendiği gibi yürüdü. Ve artık kendini suçlamak yerine, kendine şefkat göstermeyi seçer. Bu, olgunluğun en sessiz ama en güçlü hâlidir.
İnsan artık şunu da bilir: Herkesi kaybetmek bir kayıp değildir. Bazı insanlar gittiğinde hayat ferahlar, zihin sakinleşir, kalp hafifler. Çünkü yanlış insanlar sadece varlıklarıyla değil, yokluklarıyla da öğretir. İnsan onların yokluğunda ne kadar rahat nefes aldığını fark ettiğinde, aslında ne kadar uzun süredir kendini tuttuğunu anlar. Ve bu fark ediş, insanın omuzlarından görünmez bir yükü alır.
Zamanla insanın dili de değişir. Daha az açıklama yapar, daha az savunur kendini. Çünkü kime neyi anlatması gerektiğini öğrenmiştir. Herkes her hikâyeyi duymayı hak etmez. Herkes her yaraya dokunamaz. İnsan artık sınır koymayı kabalık değil, denge olarak görür. Sınırlar yükseldikçe kalp küçülmez; aksine daha güvenli bir alanda büyür.
Yanlış insanlarla geçirilen zaman, insana şunu öğretir: Sevgi her şeye yetmez. Emek, niyet, anlayış ve saygı yoksa sevgi tek başına yorulur. İnsan bir süre sonra sadece sevilmek değil, anlaşılmak ister. Sadece yanında biri olsun istemez; yanında kendisi olabileceği biri olsun ister. İşte bu ihtiyaç fark edildiğinde, insan artık eksik bağlara tutunmaz.
Ve insan şunu da anlar: Bazen kalmak cesaret değildir. Bazen gitmek, insanın kendine attığı en dürüst adımdır. Gitmek kaçmak değildir; tükenmeden önce durabilmektir. Kendini yarı yolda bırakmamaktır. İnsan bunu öğrendiğinde, vedalar suçluluk değil, sadakat içerir. Ama bu sadakat başkasına değil, kendinedir.
Artık insan, zamanını kiminle paylaşacağına daha bilinçli karar verir. Çünkü zaman paylaşıldıkça anlam kazanır ama yanlış kişilerle paylaşıldığında değerini yitirir. İnsan artık sohbetten sonra kendini yorgun değil, canlı hissetmek ister. Yanından kalktığında içinde ağırlık değil, ferahlık olsun ister. Bu beklenti yüksek değildir; olması gerekendir.
Ve belki de en önemli değişim şudur: İnsan artık kimseye kendini ispatlamaya çalışmaz. Kimseyi “ikna etmeye” uğraşmaz. Anlayan zaten kalır, anlamayan ise zamanla uzaklaşır. İnsan bunu kabullendiğinde, hayat daha sade, ilişkiler daha gerçek, kalp daha sakin olur.
Çünkü insan bilir artık:
Zaman geçiyor.
Kalp yoruluyor.
Ve her şey herkese anlatılmıyor.
O yüzden zaman, doğru yerde harcanırsa iyileştirir;
yanlış yerde harcanırsa öğretir.
İnsan bir noktadan sonra şunu fark eder: Hayat, herkese her şeyi anlatma yeri değildir. Bazı gerçekler sadece yaşanır, bazı yaralar sadece taşınır, bazı dersler ise ancak sessizlikle anlaşılır. Çünkü her şey dile gelmez. Bazı şeyler söylenirse eksilir, susulursa derinleşir. Ve insan, susmayı öğrendiği gün büyür.
Zaman geçtikçe anlarız ki, yanlış insanlarla geçirilen yıllar sadece takvimden düşmez; insanın içinden de bir şeyler alır. Bir bakarsın eskiden kolay güldüğün şeylere yabancılaşmışsın, eskiden seni heyecanlandıran ihtimaller sönükleşmiş. Hayat hâlâ oradadır ama sen ona biraz geriden bakarsın. Çünkü yanlış yerlerde çok durmak, insanın iç pusulasını şaşırtır.
İnsan en çok da burada sınanır. Kalmak mı cesarettir, gitmek mi? Susmak mı daha ağırdır, konuşmak mı? Çoğu zaman bu soruların net bir cevabı yoktur. Ama zaman öğretir şunu: Seni küçülten yerde kalmak sabır değildir. Seni yok sayan sessizliğe katlanmak erdem değildir. Bazen “dayanmak” diye öğretilen şey, aslında kendine ihanet etmektir.
İnsan bunu fark ettiğinde, geçmişine başka bir gözle bakar. Eskiden utandığı seçimlere bile daha yumuşak yaklaşır. Çünkü anlar ki, o günkü hâliyle başka türlüsü mümkün değildi. Bilgi eksikti, farkındalık eksikti, cesaret eksikti. Ama niyet vardı. İnsanı ayakta tutan da budur zaten: Kötü niyetle değil, yanlış yerden yaralandığını bilmek.
Zamanla insan, bazı bağların neden bu kadar yorucu olduğunu da çözer. Çünkü yanlış insanlar, senden bir şey isterken ne istediklerini tam olarak bilmezler. Seni sevmezler, sana alışırlar. Seni önemsemezler, seni kullanırlar. Ve sen bunu fark edene kadar, kendinden fazlasını vermiş olursun. İşte insanın içini en çok acıtan da budur: Karşılıksız vermek değil, fark edilmeden tükenmek.
İnsan bir noktada durur ve kendi kendine şu soruyu sorar: “Ben bu hayatta neyi taşıyorum, kimi taşıyorum, neden taşıyorum?” Bu sorular kolay değildir. Çünkü cevaplar çoğu zaman bir yüzleşme içerir. Ve yüzleşmek, her zaman cesaret ister. İnsan, bazı insanları yanında değil; ardında bırakması gerektiğini kabul etmek zorunda kalır.
Ama bu bırakış, sandığımız gibi acımasız değildir. Aksine, oldukça merhametlidir. Çünkü bırakmak bazen karşıdakini değil, kendini kurtarmaktır. Her yük omuzda taşınmaz. Bazı yükler, yere bırakıldığında hafifletir. İnsan bunu öğrendiğinde, vedalar daha sakin, kararlar daha net olur.
Zaman ilerledikçe, insanın hayatı da sadeleşir. Daha az insan, daha az söz, daha az beklenti… Ama daha fazla derinlik. Artık herkesle bağ kurmak istemez. Çünkü bağ kurmanın bedelini öğrenmiştir. Kalbini açmanın, içini göstermenin ne kadar hassas bir denge olduğunu bilir. Ve bu yüzden seçici olur. Bu seçicilik kibir değildir; korunmadır.
İnsan artık şunu da bilir: Herkes seni anlayamaz. Anlamaya niyeti olmayanlar zaten hiç anlayamaz. Bu yüzden anlatmayı bırakır. Kendini savunmaz. Hikâyesini herkese açmaz. Çünkü bazı insanlar bilmek için değil, yargılamak için dinler. İnsan bunu fark ettiğinde, suskunluğu bir zırh gibi kuşanır.
Ve bu suskunluk, içe kapanmak değildir. Aksine, içe yerleşmektir. İnsan artık kendi sesini duymayı öğrenir. Başkalarının ne dediğinden çok, kendi içinde neyin yankılandığına bakar. Bu sessizlikte insan kendini tanır. Ne istediğini, ne istemediğini, nerede duracağını, ne zaman gideceğini…
Zamanla insanın ilişkileri de değişir. Artık büyük sözler değil, küçük davranışlar önemlidir. Kim aradığında değil, kim zor zamanında kaldığında değerlidir. Kim konuşurken değil, kim susarken yanında duruyorsa gerçektir. İnsan artık bağları sözlerle değil, duruşlarla ölçer.
Yanlış insanlarla geçen zamanın bir başka öğretisi de şudur: Her gülüş samimiyet değildir. Her yakınlık dostluk değildir. Her “yanındayım” sözü gerçek bir omuz anlamına gelmez. İnsan bunu öğrendiğinde, hayal kırıklıkları azalır. Çünkü beklentiler gerçekliğe yaklaşır.
Ve belki de en sessiz ama en derin dönüşüm burada yaşanır: İnsan artık kendine daha sadıktır. Kendi sınırlarını korur. Kendi değerini pazarlık konusu yapmaz. Bir yerde kendini eksik hissediyorsa, orada durmaz. Çünkü artık bilir ki, hiçbir bağ insanın kendine olan saygısından daha kıymetli değildir.
Zamanla insan şunu da kabullenir: Hayat her zaman adil değildir. Doğru insanlar bazen geç gelir. Yanlış insanlar bazen çok erken yerleşir hayatımıza. Ama bu düzensizlik bile bir düzenin parçasıdır. Çünkü insan, neyi istemediğini öğrenmeden neyi hak ettiğini anlayamaz.
Bu yüzden geçmiş, bir yük değil; bir haritadır. Yanlış yolları gösterir, yanlış durakları işaretler. Ve insan bir daha o yollardan geçse bile, artık nerede duracağını bilir. Bu bilgi, insana büyük bir güç verir. Çünkü artık kaybolsa bile panik olmaz; çıkışı tanır.
İnsan artık şunu bilir: Herkesle aynı hızda yürümek zorunda değildir. Bazılarıyla yollar erken ayrılır, bazılarıyla geç kesişir. Ama önemli olan, yürürken kendini kaybetmemektir. Hayat bir yarış değil, bir eşliktir. Ve herkes seninle aynı ritimde yürüyemez.
Bu farkındalıkla birlikte insan, yalnızlıktan da korkmaz. Çünkü yalnızlık artık boşluk değildir. Kendiyle baş başa kalabilme cesaretidir. Yanlış kalabalıklardansa, doğru bir yalnızlığı seçer. Ve bu yalnızlık, insanı eksiltmez; toparlar.
Sonunda insan şunu anlar: Doğru zaman hâlâ vardır. Ama o zaman, yanlış insanlara harcanmayacak kadar değerlidir. İnsan artık zamanını savurmaz. Kalbini rastgele açmaz. Hayatını herkesin girebileceği bir alan hâline getirmez.
Çünkü öğrenmiştir.
Zaman kutsaldır.
Kalp sınırlıdır.
Ve insan, kendini tüketerek kimseyi kurtaramaz.
Artık bilir ki;
Her gelen kalmaz,
Her kalan değerli değildir,
Ve her giden kayıp sayılmaz.
Hayat, insanın kendine dürüst olduğu yerde başlar.
Ve insan, en çok da kendini seçtiğinde iyileşir.
İşte bu yüzden… Doğru zaman hâlâ akıyor. Ama artık yanlış insanlara değil, kendine ayrılıyor. Ahmet Tekin