google.com, pub-5635234458637791, DIRECT, f08c47fec0942fa0

Gerçek Lüks Görünmez Olandır

İnsan hayatı boyunca pek çok şeyin peşinden koşar. Daha fazlasının, daha iyisinin, daha gösterişlisinin… Paranın sesi yüksektir; vitrinde durur, ışık alır, dikkat çeker. İnsan da çoğu zaman o ışığın sıcaklığını lüks sanır.

Yaşam - 20-01-2026 23:18

İnsan hayatı boyunca pek çok şeyin peşinden koşar. Daha fazlasının, daha iyisinin, daha gösterişlisinin… Paranın sesi yüksektir; vitrinde durur, ışık alır, dikkat çeker. İnsan da çoğu zaman o ışığın sıcaklığını lüks sanır. Oysa lüks, her zaman parlayan bir şey değildir. Bazı şeyler vardır ki sessizdir, gösterişsizdir ama insanın omurgasını ayakta tutar. Saygı da böyledir. Ne satın alınır ne ödünç alınır. Kazanılır. Ve kazanılması en zor, kaybedilmesi en kolay değerdir.

Parayla kapılar açılabilir ama bakışlar satın alınamaz. İnsan bir mekâna cebindeki parayla girer ama duruşuyla kabul edilir. Saygı, insanın konuşma tonunda gizlidir; başkasının sınırına dokunmamasında, gücü varken ezmemesinde, haksızlık karşısında susmamasında ortaya çıkar. İnsan, ne kadar zengin olursa olsun; eğer başkalarının gözünde değeri yoksa, içten içe yoksuldur. Çünkü saygı, insanın başını yastığa koyduğunda duyduğu sessiz huzurdur.

Gerçek lüks, herkesin seni izlediği anlarda değil; kimsenin bakmadığı zamanlarda nasıl biri olduğundur. Arkandan konuşulmadığını bilmek, yokluğunda adının temiz kalmasıdır. İnsanların seni hatırlarken yüzlerinin asılmamasıdır. Bu, pahalı bir arabadan daha kalıcıdır. Çünkü araba eskir, model düşer; ama saygı yıllar geçtikçe değer kazanır. İnsan yaşlandıkça cebindeki para azalabilir ama kazandığı saygı çoğalırsa, hayata borçlu değil; alacaklı gider.

Saygı, sessiz bir birikimdir. Kimse fark etmezken inşa edilir. Küçük davranışlarda, zor zamanlardaki tavırda, güç eline geçtiğinde sergilenen adalette birikir. İnsan, birini kırmamayı seçtiğinde, bir haksızlığa ortak olmadığında, sustuğunda değil doğru yerde konuştuğunda kazanır saygıyı. Ve bu kazanım, bankaya yatırılan para gibi değil; insanın içine işleyen bir mirastır.

Parayla korku yaratılabilir ama saygıyla güven inşa edilir. İnsanlar senden çekinebilir ama sana inanmaz. Oysa saygı, insanları yanında tutar. Sen orada olmasan bile seni savundukları bir alan yaratır. İşte bu alan, gerçek lükstür. Çünkü insanın olmadığı yerde bile var olabilmesidir. Bir isim, bir duruş, bir hatıra olarak kalabilmektir.

Bazı insanlar gösterişli yaşar ama içleri sessizdir. Kalabalık sofralarda otururlar ama yalnız kalkarlar. Çünkü çevrelerinde olanlar paraya bağlıdır; parayla gelir, parayla gider. Saygı ise başka türlüdür. İnsanlar saygı duydukları kişiye vefa gösterir. Onunla çıkar için değil, gönül bağıyla yürür. Bu yüzden saygı, yalnızlığı azaltır. İnsan az kişiyle ama sağlam bağlarla yaşar.

Gerçek lüks, kimseye eyvallah etmeden yaşayabilmektir. Paranın değil, karakterin ağır basmasıdır. “Ben böyleyim” diyebilmenin arkasını doldurabilmektir. İnsan, saygıyı kazandığında kendini ispat etmeye ihtiyaç duymaz. Çünkü başkaları onun adına konuşur. Bu, insanın omzundan büyük bir yük alır. Artık kendini anlatmak zorunda değildir; tanınmıştır.

Zaman her şeyi ezer; parayı da, şöhreti de… Ama saygı, zamana direnir. Yıllar sonra bile bir ismin anıldığında ses tonunun değişmesi, bakışların yumuşaması, cümlelerin dikkatle kurulması… İşte bu, gerçek lüksün ta kendisidir. Ve bu lüks, yalnızca parası olanlara değil; duruşu olanlara nasip olur.

Sonunda insan şunu anlar: Gerçek zenginlik, neye sahip olduğun değil; kim olduğundur. Gerçek lüks, neyi gösterdiğin değil; neyi temsil ettiğindir. Ve insan, parayı kaybettiğinde üzülür ama saygıyı kaybettiğinde eksilir. Bu yüzden hayat, insana parayı değil; saygıyı kazandıracak bir yol öğretmeye çalışır. Yolu doğru yürüyenler için lüks, zaten fazlasıyla vardır.

İnsan bunu çoğu zaman geç fark eder. Gençken lüks, yüksek seslidir; dikkat çeker, alkış alır, baş döndürür. Sahip olmakla değerli olmayı karıştırır insan. Daha çok kazandıkça daha çok saygı göreceğini sanır. Oysa zaman geçtikçe anlar ki insanlar paraya değil, tutarlılığa bakar. Bugün söylediğini yarın inkâr etmeyenlere, gücü eline geçince değişmeyenlere, kazandığında da kaybettiğinde de aynı kalanlara saygı duyar. Çünkü insanın asıl zenginliği, şartlara göre şekil almayan karakteridir. Parayla satın alınan şeyler geçicidir; kiralanmış gibidir, zamanı dolunca geri alınır. Ama saygı, insanın adının yanına yazılır. Gittiği her yere onunla birlikte gelir. Sessizdir ama ağırdır. Ve insan bir gün fark eder ki, kimsenin önünde eğilmeden yaşayabilmek, başkalarının önünde eğilmekten çok daha değerlidir. İşte o an, lüksün vitrinde değil; insanın omurgasında durduğunu anlar.

İnsan bu fark edişe kolay gelmez. Hayat önce ona paranın hızını öğretir, saygının ise sabrını gizler. İnsan koşar, yetişmeye çalışır, bir yerlere varmak ister. Daha fazlası için kendinden verir, bazen duruşundan ödün verir, bazen susmaması gereken yerde susar. Çünkü kısa vadede para konuşur, sonuç üretir, kapı açar. Ama uzun vadede insanın yüzüne bakan gözler değişir. O gözlerde artık paranın ışıltısı değil, karakterin gölgesi aranır. İnsan bir noktada şunu hisseder: Çok şey kazanmıştır ama kendinden bir şeyler eksilmiştir. İşte o eksilen yer, saygının başladığı yerdir.

Saygı, insanın kriz anlarında verdiği kararlarda belirginleşir. Kimse bakmazken yapılan tercihlerde, kimse alkışlamazken sergilenen tavırlarda birikir. İnsan, çıkarına ters düştüğü hâlde doğruyu seçtiğinde, kaybedeceğini bildiği hâlde haksızlığa ortak olmadığında, işte orada kendi iç lüksünü inşa eder. Bu lüks, gösterişsizdir ama sağlamdır. Başkasının hayatına basarak yükselmez; kimsenin onurunu çiğneyerek büyümez. O yüzden de kimse onu kolay kolay yıkamaz.

Zaman, insanın en büyük tanığıdır. Bugün güçlü görünenler yarın sıradanlaşır, bugün parlayanlar yarın unutulur. Ama bazı insanlar vardır; yıllar geçse de isimleri saygıyla anılır. Çünkü onlar hayatın her döneminde aynı ağırlığı taşımışlardır. Gençken de, güçlüyken de, düşmüşken de… İnsanlar bu tutarlılığı sezgisel olarak fark eder. Kimse bunu yüksek sesle söylemez ama hisseder. Ve hissedilen şey, söylenenden daha kalıcıdır.

Gerçek lüks, bir masaya oturduğunda herkesin sustuğu an değildir. Gerçek lüks, masada olmadığında bile adının saygıyla anılmasıdır. Bir odadan çıktığında arkandan kötü konuşulmaması, yokluğunda savunulabilmektir. İnsan bunu parayla satın alamaz. Ne kadar ödeme yaparsa yapsın, karakterin yerine geçecek bir şey yoktur. Çünkü saygı, insanın içten içe inşa ettiği bir yapıdır; dışarıdan eklenmez.

Ve insan, bunu fark ettiğinde hayatı daha yavaş yaşamaya başlar. Her teklife atlamaz, her fırsata koşmaz. Çünkü artık bilir: Hız her zaman kazandırmaz. Bazı şeyler yavaş kazanılır ama sağlam kalır. İnsan, kendini korudukça çevresi değişir. Daha az insan olur ama daha gerçek olur. Bu azlık, eksiklik değil; arınmadır.

Sonunda insan şunu anlar: Lüks, başkalarının sana imrenmesi değildir. Lüks, kendinle baş başa kaldığında utanacak bir şeyinin olmamasıdır. Gece yastığa başını koyduğunda, kimseye haksızlık yapmadığını bilerek uyuyabilmektir. İşte bu sessiz huzur, en pahalı şeyden daha değerlidir. Ve bu huzur, sadece saygıyla gelir. Parayla değil.

Sessiz Kazanılan Değer

İnsan, hayatın ilerleyen yıllarında şunu net biçimde görür: Gürültüyle kazanılan hiçbir şey kalıcı değildir. En yüksek sesle alkışlanan başarılar bile bir gün sıradanlaşır. Oysa sessizce biriken değer, insanın peşini bırakmaz. Saygı tam olarak böyledir. Kimse fark etmezken büyür, kimse hesap etmezken kök salar. İnsan bir gün geriye dönüp baktığında, en çok ses çıkarmadığı anlarda en doğru adımları attığını fark eder. Çünkü saygı, kendini kanıtlama ihtiyacından doğmaz; kendine sadık kalmanın doğal sonucudur.

Sessiz kazanılan değer, insanı başkalarına karşı üstün kılmaz ama kendine karşı güçlü kılar. İnsan artık her ortamda konuşmak zorunda hissetmez. Onay beklemez, alkış aramaz. Çünkü bilir ki gerçek lüks, kabul görmek değil; tutarlı kalabilmektir. İnsan bazen yanlış anlaşılmayı göze alır, kısa vadede kaybetmeyi kabullenir. Ama bu kabulleniş, uzun vadede ona kimsenin elinden alamayacağı bir ağırlık kazandırır. Saygı, tam da bu ağırlıktır.

Bu yüzden bazı insanlar az görünür ama derin iz bırakır. Her yerde yokturlar ama yoklukları hissedilir. Çünkü varlıklarını parayla değil, duruşla kurmuşlardır. İnsanlar onlara yaklaşırken ölçülü olur, konuşurken dikkat eder. Bu korkudan değil; bilinçsiz bir saygıdan gelir. İşte bu, paranın asla satın alamayacağı bir konumdur.

Sessiz kazanılan değer, insanın kendisiyle barışık olmasını sağlar. İnsan artık kendini kanıtlama yarışından çıkar. Kimin ne dediği değil, ne yaşadığı önemlidir. Çünkü insan, saygıyı kazandığında hayatla arasındaki ilişki değişir. Daha az savunur, daha çok yaşar. Daha az gösterir, daha çok hisseder.

Ve sonunda insan şunu anlar: Gerçek lüks, yüksek sesle sahip olmak değil; sessizce değerli kalabilmektir. Bu lüks, kimsenin gözüne sokulmaz ama herkes tarafından hissedilir. Ve bu hissiyat, insanın ardında bıraktığı en kalıcı iz olur.

İnsan, sessizce kazandığı bu değerin farkına vardığında artık acele etmez. Çünkü acele edenlerin çoğu bir şeyleri yetiştirmeye çalışır; oysa saygı, yetiştirilecek bir şey değildir. Zamanla oluşur, sabırla yerleşir. İnsan, bu süreçte yalnız kalabilir, yanlış anlaşılabilir, hatta kimi zaman küçümsenebilir. Ama bu yalnızlık, geçicidir. Çünkü saygı, kalabalıkların onayına ihtiyaç duymaz. O, insanın kendi içindeki dengeyle var olur. Ve bu denge kurulduğunda, dışarıdan gelen hiçbir rüzgâr insanı kolay kolay savuramaz.

Bir noktadan sonra insan, kendini başkalarıyla kıyaslamaktan vazgeçer. Kimin daha çok kazandığı, kimin daha hızlı yükseldiği, kimin daha çok göründüğü önemini yitirir. Çünkü insan, yarışın dışına çıkmıştır. Artık mesele bir yere varmak değil; olduğu yerde sağlam durmaktır. Bu sağlamlık, başkalarının gözünde fark edilmese bile hayatın içinde karşılığını bulur. İnsan, zor anlarda kimin kapısını çalacağını bilir. Çünkü saygı, insanın çevresinde görünmez bir güven alanı oluşturur.

Gerçek lüks, insanın kimseye minnet duymadan yaşayabilmesidir. Bu, maddi bağımsızlıktan daha derin bir şeydir. Bu, vicdani bağımsızlıktır. İnsan, kimseye eğilmeden, kimseyi ezmeden yol alabiliyorsa; işte orada özgürdür. Ve bu özgürlük, en pahalı eşyadan daha değerlidir. Çünkü insan, kendini satmadan yaşayabildiği sürece zengindir.

Zaman geçtikçe insan, saygının ilişkileri nasıl dönüştürdüğünü de görür. İnsanlar seninle konuşurken daha dikkatli olur, seni tartarken daha adil davranır. Bu, korkudan değil; senin çizdiğin sınırların netliğindendir. Çünkü saygı, insanın etrafına görünmez bir çerçeve çizer. Kim nerede duracağını bilir. Ve bu netlik, hayatı sadeleştirir.

Sonunda insan, şunu kabul eder: Paranın olduğu yerde güç vardır ama geçicidir. Saygının olduğu yerde ise denge vardır. Ve denge, insanı uzun vadede ayakta tutan tek şeydir. İnsan parayı kaybedebilir, mevkiyi yitirebilir, alkışı susturabilir. Ama saygıyı kaybetmediği sürece, hayata karşı yenilmez. Çünkü gerçek lüks, insanın her koşulda kendisi olarak kalabilmesidir.

İnsanın Ardında Bıraktığı İz

İnsan yaşadıkça anlar ki hayat, sahip olunanlarla değil; geride bırakılanlarla ölçülür. Bir insan bir odadan çıktığında arkasında ne bırakıyorsa, aslında odur. Sessizlik mi, huzur mu, gerginlik mi, güven mi… Bunlar parayla satın alınmaz. İnsanlar senin ne giydiğini, ne sürdüğünü, ne kullandığını zamanla unutur. Ama onlara nasıl hissettirdiğini unutmaz. İşte bu his, insanın ardında bıraktığı izdir.

Saygı, tam da bu iz üzerinden okunur. İnsan başkasının hayatına dokunduğunda, orada bir yük mü bırakıyor yoksa bir ferahlık mı; bunu belirleyen şey parası değil, tavrıdır. Kimi insanlar girdikleri her ortamı ağırlaştırır, kimi insanlar ise varlığıyla denge getirir. Bu denge, doğrudan karakterle ilgilidir. Ve karakter, hayatın en pahalı ama en kıymetli sermayesidir.

İnsan bir gün bu gerçeği fark ettiğinde, kendini daha az anlatmaya başlar. Çünkü anlatmak yerine yaşamak daha etkilidir. İnsan, kendini tanıtmak için uğraşmaz; çünkü davranışları onun yerine konuşur. Bu sessiz konuşma, en güçlü anlatımdır. Çünkü içinde çelişki yoktur, gösteriş yoktur, rol yoktur.

Ardında iyi bir iz bırakmak isteyen insan, her şeyden önce kendine karşı dürüst olur. Ne olmadığını bilir, ne olamayacağını kabul eder. Bu kabulleniş, insanı küçültmez; aksine sadeleştirir. Ve sadeleşen insan, daha anlaşılır olur. Saygı da tam burada doğar: Anlaşılır ama eğilip bükülmeyen bir duruşta.

Sonunda insan, şunu anlar: Gerçek lüks, ardında karmaşa bırakmadan yaşayabilmektir. İnsanların hayatına yük olmadan girebilmek, çıktığında iz bırakabilmektir. Ve bu iz, yıllar sonra bile silinmez. Çünkü para harcanır, eşyalar eskir, sesler susar. Ama saygı, insanın ardından yürümeye devam eder.

İnsan ardında bıraktığı izlerin farkına vardıkça daha dikkatli yaşamaya başlar. Attığı adımı, kurduğu cümleyi, sustuğu anı tartar. Çünkü bilir ki her davranış, görünmez bir kayda düşer. İnsanlar bunu bilinçli olarak tutmaz belki ama hisseder. Birinin yanında rahatlayıp rahatlayamadığını, birinin varlığında kendini güvende hissedip hissetmediğini içgüdüsel olarak anlar. İşte bu sezgi, saygının en sessiz ölçütüdür.

Saygı, insanın başkasına kendini küçük hissettirmemesidir. Gücü varken yumuşak kalabilmesidir. Haklıyken bağırmamasıdır. Kazanırken kibirlenmemesi, kaybederken de çirkinleşmemesidir. Bu hâl, insana ağır bir asalet kazandırır. Göze sokulmaz ama hissedilir. İnsanlar bu asaleti tanımlayamaz belki ama yanından ayrıldıklarında eksikliğini fark eder.

Bir noktadan sonra insan, lüks kavramını zihninde tamamen yeniden tanımlar. Artık lüks; pahalı sofralar, yüksek binalar, gösterişli eşyalar değildir. Lüks, iç huzurla oturulan bir sandalye, gözüne bakılarak dinlenen bir cümle, arkanı döndüğünde arkandan eğilip bükülmeyen insanlardır. Bunların hiçbirinin fiyat etiketi yoktur. Ama değeri, parayla ölçülemeyecek kadar büyüktür.

İnsan, saygının olduğu yerde yalnız kalmadığını da fark eder. Etrafında çok kişi olmayabilir ama o kişiler sağlamdır. Zor zamanda eksilmezler, rüzgârda savrulmazlar. Çünkü saygı üzerine kurulan bağlar, menfaatle değil; bilinçle ayakta durur. Ve bilinç, insanı yarı yolda bırakmaz.

Zaman ilerledikçe insan, geriye dönüp baktığında en doğru yatırımı nereye yaptığını görür: Kendine. Duruşuna, sözünün arkasında durmaya, kimseye haksızlık etmemeye… Bu yatırım, faizle değil; huzurla geri döner. İnsan, başını yastığa koyduğunda kimseden kaçmak zorunda kalmaz. Ve bu rahatlık, en pahalı lükstür.

Sonunda insan, artık bir şeyi ispat etmeye çalışmaz. Ne kimliğini, ne değerini, ne de yerini… Çünkü saygı, ispatla değil; istikrarla kazanılır. İnsan, aynı kalabildiği sürece değerli olur. Değişen şartlara rağmen bozulmayan duruş, hayatta insanı gerçekten zengin kılan tek şeydir.

Paranın Değil Duruşun Konuştuğu Yer

Bazı anlar vardır, insanın kim olduğu sessizce ortaya çıkar. Ne cebindeki parayla ne de ağzından çıkan sözlerle… Sadece duruşuyla. İnsan zor bir durumda nasıl bekliyorsa, haksızlık karşısında nasıl sustuysa ya da nasıl konuştuysa, işte orada kendini ele verir. Çünkü duruş, insanın iç dünyasının dışarıya sızan hâlidir. Ne kadar saklanmaya çalışılsa da bir noktada görünür olur.

Paranın olduğu yerde seçenekler çoğalır ama sınav da ağırlaşır. İnsan, sahip oldukları arttıkça kendini kaybetmeye daha yakın olur. Çünkü güç, insanı açığa çıkarır. Kimileri gücü eline aldığında sertleşir, kimileri kibirlenir, kimileri başkalarını küçümsemeye başlar. Saygı ise tam bu noktada belirir. Gücü varken ölçülü kalabilmek, imkânı varken adil olabilmek, kazanırken insan kalabilmek… Bunlar satın alınamaz.

İnsanlar çoğu zaman ne söylediğine değil, nasıl durduğuna bakar. Sözler unutulur ama tavırlar hafızaya kazınır. Bir insanın başkalarına nasıl baktığı, nasıl dinlediği, nasıl sustuğu… Tüm bunlar, onun gerçek lüksünü ele verir. Ve bu lüks, gösterişli değildir. Sessizdir ama derindir.

İşte bu yüzden bazı insanlar hiçbir şey göstermeden çok şey anlatır. Onların varlığı bir güven duygusu yaratır. Çünkü biliriz ki o insanın yanında ölçü vardır, sınır vardır, adalet vardır. Bu his, paranın sağlayamayacağı bir rahatlıktır. Ve insan, hayatı boyunca bu rahatlığı arar; bulduğunda da kolay kolay bırakmaz.

İnsan, duruşun konuştuğu bu noktaya geldiğinde artık hayata başka bir yerden bakar. Artık mesele kazanmak değildir; nasıl kazandığıdır. Kaybetmek de aynı şekilde anlam değiştirir. İnsan, kaybederken bile kendini kaybetmemeyi öğrenir. Çünkü bilir ki bir anlık çıkar, bir ömürlük saygıyı götürebilir. Ve bu farkındalık, insanın attığı her adımı ağırlaştırır. Ağırlaştırmak burada yavaşlatmak değil; bilinçle taşımaktır.

Paranın sağladığı imkânlar geçicidir ama duruşun yarattığı etki kalıcıdır. İnsanlar birinin cebine değil, vicdanına güvenmek ister. Çünkü para bittiğinde geriye sadece insan kalır. İşte o noktada, kimsenin sana bakışı değişmiyorsa; kimse sesini alçaltmıyorsa, kimse mesafe koymuyorsa… Orada gerçek bir zenginlik vardır. Bu zenginlik, ne mirasla gelir ne şansla. Tamamen insanın kendi emeğidir.

Zamanla insan, duruşunun bir savunma mekanizması olduğunu da fark eder. Herkese kendini anlatmak zorunda kalmaz. Her yanlış anlaşılmayı düzeltmez. Çünkü duruş, zaten neyin ne olduğunu gösterir. Bu rahatlık, insanı özgürleştirir. Artık insan, kalabalıkların içinde kaybolmaz; kendini kalabalıklardan korur.

Bazı insanlar hayatları boyunca görünür olmaya çalışır. Bazıları ise görünmeden iz bırakır. İkinci grup, çoğu zaman daha az konuşur ama daha çok hatırlanır. Çünkü onların etkisi anlıktır değil; zamana yayılır. İnsanlar yıllar sonra bile “o insanın bir ağırlığı vardı” derken, aslında paradan değil; duruştan söz eder.

Ve insan bir gün fark eder ki saygı, başkalarının ona verdiği bir şey değil; onun kendinden eksiltmediği bir şeydir. Kimliğini, değerlerini, vicdanını… Bunları koruyabildiği sürece insan zengindir. Gerisi, gelip geçen ayrıntılardır.

İnsan hayatının bir yerinde durup geriye baktığında, kazandıklarını değil; kim olduğunu tartar. Ne kadar para geçti elinden, kaç kapı açıldı, kaç insan eğildi… Bunların hepsi zamanın içinde silikleşir. Ama bazı anlar vardır ki net kalır: Bir haksızlığa ortak olmadığı an, birini incitmemeyi seçtiği zaman, sessiz kalması gerekirken sustuğu değil; konuşması gerektiğinde konuştuğu anlar… İşte insanın gerçek serveti, bu anların toplamıdır. Çünkü bu anlar, insanın aynaya baktığında yüzünü kaçırmamasını sağlar.

Gerçek lüks, kimseye üstünlük taslamadan yaşayabilmektir. Kimseyi küçültmeden güçlü olabilmek, kimseyi ezmeden ayakta durabilmektir. İnsan, kendini başkalarından yukarı koymadığında büyür aslında. Çünkü saygı, yukarıdan bakarak değil; aynı hizadan durarak kazanılır. Ve bu duruş, insanın hayatına sessiz bir asalet bırakır. Gösterişe ihtiyacı olmayan bir ağırlık… İnsan bunu bir kez tattığında, artık sahte parıltılara dönüp bakmaz.

Zaman geçer, insanlar değişir, koşullar dönüşür. Bugün güçlü olan yarın sıradan olabilir. Ama saygıyla anılan bir isim, yıllar sonra bile aynı tonla telaffuz edilir. Çünkü saygı, modaya uymaz; eskimez. İnsanlar senin neye sahip olduğunu değil, neye dönüşmediğini hatırlar. Ne kadar bozulmadığını, ne kadar kendin kalabildiğini… Ve bu hatırlanış, insanın hayatta bıraktığı en temiz izdir.

Sonunda insan şunu anlar: Gerçek lüks, yüksek sesle yaşamak değil; sessizce değerli kalmaktır. Kimseye kendini kanıtlama ihtiyacı duymadan, kimseyi ikna etmeye çalışmadan var olabilmektir. Çünkü saygı, zaten hissedilir. Açıklanmaz, gösterilmez, satın alınmaz. Kazanılır. Ve kazanılan saygı, insanın ömrü boyunca taşıyacağı en pahalı ama en sade mirastır. Ahmet Tekin

Günün Diğer Haberleri